T.C.
YARGITAY
CEZA
GENEL KURULU
E.
2014/12-103
K.
2014/552
T.
9.12.2014
DAVA
: Taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan sanıklar H. Bulak, Y.
Pirhan, D. Balcı Köroğlu, M. Ataç Karakaş, T. Koşar ve M. Cemil Uygur'un
beraatlerine ilişkin, Ankara 8. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 22.11.2011 gün
ve 677-645 Sayılı hükmün katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı
inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 12.3.2013 gün ve 19215-5974 sayı ile;
"...Katılanlar
vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine; ancak,
Oluşa
ve dosya kapsamına göre; 4.8.2006 günü saat 12.00 sularında geçirmiş olduğu
trafik kazası sonucu yaralanan ve tedavisi amacıyla götürüldüğü Dr. A.
Yurtarslan Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesinden, 'hayati tehlikesi
olmadığını gösterir' geçici adli raporu düzenlenerek, 6-7 saat sonra taburcu
edilen Y. Ünal'ın, ertesi gün 'göğüs ve batın travmasına bağlı kot fraktürleri,
pelvis fraktürü ve gelişen komplikasyonlar (akciğer embolisi)' sonucu öldüğü
olayda; İstanbul Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulunun 'kişinin 4.8.2006
tarihinde trafik kazası sonucu yaralanması sebebiyle götürüldüğü hastanede
pelvis kırığı, kot kırıkları, hematüri tespit edilmiş olup, göğüs cerrahisi,
ortopedi ve üroloji konsültasyonları istendiği ve yapılan muayenesi sonucunda
acil cerrahi girişim gerektirecek patoloji saptanmadığı belirtilmiş olup, tüm
bu uygulamaların tıp kurallarına uygun olduğu, ölüm nedeni olan akciğer
embolisinin de önceden öngörülecek ve engellenebilecek bir sebep olmadığı'
şeklinde görüş belirten 20.4.2011 tarihli raporuna itibarla sanıkların
beraatine karar verilmiş ise de, anılan raporda, 'ancak bu tür genel beden travmasına maruz kalmış vakaların en az 24
saat müşahade altında tutulması gerektiği, dolayısıyla kişinin konsültasyonlar
yapıldıktan 6-7 saat sonra taburcu edilmesinin tıp kurallarına uygun olmadığı,
bunun bir eksiklik olduğu'na dair açıklamalara da yer verilmiş olmasına;
ayrıca, Yüksek Sağlık Şurasının
25-26 Haziran 2009 toplantı tarihli 12229 karar sayılı; 'Türkiye'de multi travmalı hastaya yaklaşımda koordinatör bir birim
olmadığı, bu hastada yaşanan sorunun hastanın bir bütün olarak ele alınmaması
olduğu, ortopedi uzmanları Dr. M. Ataç Karakaş ve Dr. T. Koşar'ın özellikle
instabil pelvis kırığını belirttiği halde, bu hastanın hastanede takibini
önermediği, kot kırıklarını gördüğü halde, konsültasyon notunda hastanede
takibinin gerektiğini belirtmediği ve takibini yapmadıkları, göğüs cerrahisi
uzmanı Dr. D. Balcı Köroğlu'nun konsültasyon notunda preşok ve çoklu kot kırığı
gibi notları mevcut olmasına rağmen hastanın hastanede takibini notunda
önermediği ve hastayı takip etmediği için asli kusurlu oldukları, üroloji
uzmanı Dr. M. Cemil Uygur'un dosyadaki durumu, pelvis instabil kırığı, hematürisi bulunan, sonda takılamayan ve
retrograd üretrografi yapılamayan hastayı hastanede takip etmediği ve taburcu
ettiği, genel cerrahi uzmanları Dr. H. Bulak ve Dr. Y. Pirhan'ın genel vücut
travmalı hastayı gerekli özenle izlemedikleri ve hastanede takip etmedikleri
için tali kusurlu oldukları'na dair raporuna göre; olayın oluş şekli, ölüm
sebebi ve zamanı dikkate alındığında, gerekli takip ve tıbbi müdahale yapılsa dahi
ölüm neticesi gerçekleşeceğinden, sanıklara atılı taksirle öldürme suçu
yasal unsurları itibarıyla oluşmamış ise de; ölen hastasının zarar görmemesi
için mesleki tüm şartları yerine
getirmek, tıbbi açıdan zamanında teşhis koyup, somut durumun gerektirdiği
önlemleri eksiksiz biçimde almak ve uygun tedavi yöntemlerini uygulamak zorunda
olan sanık doktorların, görevlerinin
gereklerini yerine getirmede ihmal gösterdiklerinin sabit olması karşısında,
5237 Sayılı T.C.K.nun 257/2. maddesinde tanımlanan görevi kötüye kullanma
suçundan mahkumiyetlerine karar verilmesi gerekirken, yasal ve yeterli olmayan
gerekçelerle beraatlerine karar verilmesi" isabetsizliğinden
BOZULMASINA karar verilmiştir.
Yerel
mahkeme ise 11.11.2013 gün ve 357-519 sayı ile;
"T.C.K.nun
257. maddesinin gerekçesinde, görevi kötüye kullanma suçunun genel, tali ve
tamamlayıcı bir suç tipi olduğu, bu sebeple görevin gereklerine aykırı
davranışın başka bir suçu oluşturmadığı hallerde, kamu görevlisini bu suçtan
cezalandırmak gerektiği, buna karşılık görevle
bağlantılı yükümlülüğün ihmali sonucunda şayet bir kişi ölmüş veya yaralanmış
ise kişilerin artık görevi kötüye kullanma suçundan dolayı
cezalandırılamayacakları, bu durumda, ihmali davranışla işlenmiş öldürme
veya yaralama suçunun oluştuğunu kabul etmek gerektiği belirtilmiştir.
Öldürmeyle
ilgili olayımızın diğer sanığı M. D. cezalandırılmış ve cezası kesinleşmiştir.
Savunmalardan da
anlaşılacağı üzere sanıkların uzmanlık alanları farklıdır. Kaldı ki içlerinde
halen hastanede asistan olarak çalışan kişiler de vardır. Adli Tıp Kurumu raporuna göre sanıkların kusuru sonucu müteveffa ölmemiş
emboli sonucu ölmüştür. Hastanede müşahade altına alınmış olsa dahi aynı ölümün
kaçınılmaz olduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu sebeple her ölüm olayından
ölüye şu veya bu şekilde müdahale eden bir hekimi sorumlu kılmak meslek ve
sanatın yapılmasını sekteye uğratır. Bu alanda çalışanların şevki kırılır,
sonuç doğurucu ve hayata döndürücü girişimlere yönelmelerini engeller. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi 1219 Sayılı
Kanunun Yüksek Sağlık Şurasının mütalaa verme yetkisini düzenleyen 75.
maddesini 3.6.2010 gün 69-79 Sayılı kararıyla iptal etmiştir.
Bu iptal karşısında
Yüksek Sağlık Şurasının dosyada bulunan mütalaasını kabul etmek olanaksızdır. Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu
da sanıklara atfedilen eksikliğin ölüme katkısının bulunmadığını belirtmiş ve
sanıkların suç işleme kasıtlarının bulunmadığını, kusurlarının olmadığını
belirtmiştir. Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun bu görüşü yukarda açıklanan
görüşü doğruladığından Yüksek Dairenin bozma kararına direnme zaruretinin hasıl
olduğu" gerekçesiyle direnerek önceki hükümdeki gibi sanıkların
beraatlerine karar vermiştir.
Bu
hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C.
Başsavcılığının "bozma" istekli 17.2.2014 gün ve 45044 Sayılı
tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya Ceza Genel
Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
KARAR
: TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA
GENEL KURUL KARARI
Sanık
M. D. hakkında taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan verilen
mahkumiyet hükmü Özel Dairece düzeltilerek onanmak suretiyle kesinleşmiş olup,
inceleme sanıklar H. Bulak, Y. Pirhan, D. Balcı Köroğlu, M. Ataç Karakaş, T.
Koşar ve M. Cemil Uygur hakkında kurulan beraat hükmüyle sınırlı olarak
yapılmıştır.
Özel
Daireyle yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi
gereken uyuşmazlık; taksirle yaralanma
sebebiyle sanıkların görev yaptığı hastanenin acil servisine getirilen Yasin'in
çeşitli branşlarda görevli sanıklarca yapılan muhtelif tetkik ve
değerlendirmelerden sonra taburcu edildiği ve ertesi gün "göğüs ve batın
travmasına bağlı kot fraktürleri, pelvis fraktürü ve gelişen 'akciğer embolisi'
komplikasyonu sonucu" öldüğü olayda, doktor olan sanıkların görevlerinin
gereklerini yapmada ihmal gösterip göstermedikleri, ihmal gösterdiklerinin
kabulü halinde ise gerçekleşen ölüm neticesiyle eylemleri arasında nedensellik
bağı bulunup bulunmadığı, buna bağlı olarak da eylemlerinin taksirle ölüme
neden olma suçunu mu, yoksa T.C.K.nun 257/2. maddesi kapsamında görevi ihmal
suçunu mu oluşturacağının belirlenmesine dair ise de, Yargıtay İç
Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle eksik araştırmayla hüküm kurulup
kurulmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.
İncelenen
dosya kapsamından;
Y.
Ünal'ın, 4.8.2006 Cuma günü saat 12.00 sıralarında, kayınpederinin satın aldığı
mobilyaları getiren kamyonu evin bulunduğu sitenin arka kapısından içeri almak
için girişi engelleyen kapanı ayağıyla basarak indirip beklediği sırada
hakkındaki mahkumiyet hükmü Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş bulunan
sanık Mahmut'un idaresindeki kamyonla bariyerin açma kapama tertibatını taşıyan
demir ve beton sütun arasında sıkışarak yaralanması üzerine sanık doktorların
görevli olduğu Dr. A. Yurtaslan Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesine
kaldırıldığı, burada çeşitli branşlarda asistan veya uzman doktor olarak görev
yapan sanıklarca çeşitli tetkik ve değerlendirmelerden sonra aynı gün saat
18.00 sıralarında hastaneden taburcu edildiği, yakınlarının hastanın durumunun
kötü olduğunu söyleyerek karşı çıkmaları üzerine acil serviste görevli sanık Y.
Pirhan tarafından ortopedi ve üroloji bölümlerine yönlendirildikleri, ortopedi
bölümünde ortopedik olarak acil cerrahi bir müdahaleye gerek olmadığından yatış
yapamayacaklarının söylendiği, akabinde gittikleri üroloji bölümünde de üroloji
uzmanının bulunmaması sebebiyle sonuç alamadıkları, hastanın yakınları
tarafından kiralanan bir ambulansla önce polis merkezine götürülüp orada
ifadesinin alınmasından sonra evine ulaştırıldığı, eve varmalarından sonra,
hastanede iken öleni muayene eden üroloji uzmanı sanık M. Cemil'in telefonla
hasta yakınlarını arayıp hastanın idrar yapıp yapmadığını sorduğu, ona hastanın
henüz idrar yapmadığını üroloji bölümündeki doktorlarca görülmeden hastaneden
çıkartıldıklarını anlattıkları, onun da hastanın idrarını kendisinin
yapabileceğini bir sorun olursa pazartesi günü polikliniğe getirmelerini
söylediği, sonra hastanın evde yediği yemeği istifra ederek çıkarması sebebiyle
yakınlarının hastaneye ulaşmaya çalıştıkları, tam bu sıralarda kazaya karışan
kamyonun sahibi olan şirketin görevlilerinin öleni ziyarete geldikleri ve kendi
şirketlerinin doktorundan faydalanabileceklerini söyledikleri, şirket
doktorunun bulantıya dair verdiği ilaçlar kısa süreli rahatlama sağlasa bile
yemek yediğinde aynı sorunu yaşadığı, ölenin yakınlarının gece 01.00
sıralarında Onkoloji Hastanesini arayıp hastanın kusmalarının ara ara devam
ettiğini ve idrarının kanlı geldiğini söyledikleri, hastane görevlisinin onlara
o an için üroloji doktoru olmadığını gerekirse başka bir hastaneye
götürebileceklerini ifade ettiği, 5.8.2006 tarihinde saat 08.00-09.00
sıralarında tekrar rahatsızlanması üzerine ölenin yakınlarının tekrar Numune
Hastanesini aradıklarında görevlinin hastayı daha önce götürmüş oldukları
hastaneye götürmelerini tavsiye ettiği, Onkoloji Hastanesine ulaşmaya
çalıştıkları sırada hastanın kötüleştiği ve gözlerinin kaydığı, ancak bu
durumun hastanın önceden müptela olduğu epilepsi hastalığından kaynaklanmış
olabileceğini düşündükleri ve 112 acil servisi arayıp ambulans istedikleri,
saat 10.00 sıralarında eve gelen ambulans görevlilerinin hastanın öldüğünü
tespit edip şok tedavisiyle hayata döndürmeye çalıştıkları ancak sonucun
değişmediği,
Ölü
muayene işleminde klasik otopsi yapılmasına karar verildiği, klasik otopsi
işleminde; "Sağ akciğerin kaplan postu görünümde olduğu, sol akciğerin ise
soluk olup yüzey ve kesitlerinde bir özellik görülmediğinin ve kişinin ölümünün, trafik kazasıyla husule gelmesi
mümkün künt genel beden travması sonucu çok sayıda kot ve etraf kırıklarıyla
karakterli iç organ yaralanmalarından gelişen iç kanama sonucu meydana geldiği"
hususunun tespit edildiği,
Otopsi
sırasında alınan kan ve iç organ parçalarının toksikolojik ve histopatolojik
olarak incelemesinden sonra düzenlenen ek otopsi raporunda ise;
"Histopatoloji raporunda yer alan akciğer alveol kapillerinde yağ
hücresiyle uyumlu görünüm olduğu yönündeki tanıya ve diğer tanılara göre,
yapılan otopside kesin ölüm sebebinin belirlendiği, histopatolojik incelemeden
kesin ölüm sebebini değiştirecek bir sonuç elde edilemediği, kimya ihtisas
dairesinin raporuna göre kişiye ait kanda alkol, uyutucu uyuşturucu maddelerin
bulunmadığı, mide muhteviyatı ve iç organ parçalarında toksik maddelerin
bulunmadığının" belirtildiği,
Adli
Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen raporda; "Otopsideki
makroskobik akciğer bulgularına göre kişinin ölümünün göğüs ve batın travmasına
bağlı kot fraktürleri, pelvis fraktürü ve gelişen komplikasyonlar (akciğer
embolisi) sonucu meydana gelmiş olduğunun" bildirildiği,
Olay
tarihinde genel cerrahi asistanı olarak hastanenin acil bölümünde görevli olan
sanık Dr. Y. Pirhan tarafından saat 13.20 itibariyle düzenlenen konsültasyon
kağıdında; "Genel Cerrahi Acil Notu, saat 13.00'de iş kazası sebebiyle
acil servise başvuran hasta yatırıldı. ta 110/60, Nb 78/dk, genel durum orta,
bilinç açık, oryente ve koopere idi. Yapılan batın muayenesinde batın rahat,
rebaund, hassasiyet yok (0), ciltte laserasyon var (+), hastadan cbc,
biyokimya, direkt abdomen grafisi, batın bt (Bilgisayarlı tomografi) ve batın
usg (ultrasonografi) tetkikleri istendi", saat 15.20'de tekrar
değerlendirildiğinde; "hemogram normal, hb 15.7, batın usg'de dalak alt
lojda mayi var (+), batın bt normal, hastaya usg'deki mayi sebebiyle parasentez
uygulandı, sonuç negatif olarak geldi ve hastanın mevcut haliyle genel cerrahi
açısından acil operasyon endikasyonu yoktu, hastaya ortopedi, üroloji, beyin
cerrahi konsültasyonları önerildiği" bilgilerine yer verildiği,
Üroloji
uzmanı sanık M. Cemil Uygur tarafından saat 13.00 sıralarında düzenlenen
konsültasyon notunda; "Üretradan kanlı akıntı gelen hastanın görüldüğü,
bilinci yerinde ve koopere olduğu, pelvik ağrıdan yakındığı, üretradan kanlı
akıntı geldiği, suprapubik kitle olmadığı, hastanın idrar yapabildiğini
söylediğini, 15-20 cc hemorajik idrar yaptırıldığı, pa Pelvis grafisinde
smyphysis pubis ayrılmış, alt üriner sistem travmasının mevcut olduğu, ancak
boyutlarının anlaşılabilmesi için danışılması gerektiği", buna ilaveten
bilgisayar kayıt sistemine alınan notta; "travmanın boyutunu
değerlendirmek için 1. Pelvik ct, 2. Retrograd Üretrografi önerildiği, hastanın
sonuçlarına göre tekrar görüleceği", saat 15.15'de alınan notta ise,
"Radyoloji bölümünün retrograd üretrogram çekilemediğini belirtmiş olduğu,
abdominal ct de sol böbrek toplayıcı sisteminde taş mevcut olduğu, mesanenin ve
prostatın doğal yerinde olduğu, perivezikal hematom ve yer değiştirme
izlenmediği, hastaya travmatize etmeden 18 F ve 20 F Foley sonda denendiği,
ancak mesaneye geçiş olmadığı, bu işlem sırasında zorlama yapılmadığı, hastada
glop vezikal gelişirse icapçı üroloji uzmanına haber verilerek perkütan
sistostomi takılabileceği, hasta ortopedi veya genel cerrahi tarafından explore
edilirse sistostomi açık olarak konulabileceğinin önerildiği", saat
18.30'da da "hastanın idrar durumunu öğrenmek için doktorun acil servise
geldiği" hususlarının yer aldığı,
Beyanlarına
göre hastanın hem ortopedi uzmanı sanık M. Ataç Karakaş hem de ortopedi
asistanı sanık Dr. T. Koşar tarafından muayene edilmesinden sonra sanık T.
tarafından düzenlenen konsültasyon notunda; "Bilinç açık oryente ve
koopere, ta 11/60, Nb 70, pelvik instabil, bilateral alt ekstremite motor
muayene (+), nörolojik defısit (0), sol pubis inferior kenar ve sol acetabilum
ön duvarda fraktür (+), olup ortopedik olarak hastaya cerrahi müdahale
düşünülmediği, ortopedik cerrahi endikasyonu olmamakla beraber, bir buçuk ay
yatak istirahatinin uygun görüldüğü" açıklamasının yapıldığı,
Göğüs
cerrahisi uzmanı olan sanık D. Balcı Köroğlu tarafından yapılan konsültasyonda,
"Hasta görüldü, hipotermik, terli, soluk, preşok solunum sesleri doğal,
pa'da sol 3 ve 4. kotlarda fraktür izleniyor. Sağda 6. kot fraktürü, parankim
doğal, sinüsler açık, göğüs cerrahisi açısından acil patoloji düşünülmedi.
Genel anestezi alabilir, pa Akciğer grafisiyle takibi uygundur" şeklinde
kayıt tutulduğu,
Öleni
hastanede bulunduğu süre içinde muayene eden tanık nöroşirürji uzmanı Op. Dr.
S. Fuat Erten tarafından düzenlenen konsültasyon notunda; "4.8.2006 günü
saat 11:45 sıralarında duvarla kamyonet arasında sıkışan hastanın göğüs ve
karın bölgesinde travma meydana geldiği, soluk alıp verme sırasında ağrıdan
yakındığı, genel durumunun orta-iyi, şuurunun açık, koopere ve oryente olduğu,
her iki alt ekstremite hareketlerinin ağrılı olduğu, sol 3-4. kotlarda fraktür,
6. kotta fraktür, solda pubis deplase fraktürü, tespit edildiği, nöroşirürji
yönünden halen acil cerrahi endikasyonunun bulunmadığı, ortopedi, üroloji ve
göğüs cerrahisinin önerilerine uyulmasının uygun olduğu" değerlendirmesine
yer verildiği,
Tanık
radyoloji uzmanı Dr. A. Kaya Özok tarafından olay günü saat 13.52'de düzenlenen
abdominal usg raporunda; "Hastanın acil yapılan usg'sinde; karaciğer
normal boyutlarda olup, parankimi homojendir. İntra ve ekstrahepatik safra
yolları normal kalibrasyondadır. Safra kesesi normaldir. pankreas normaldir.
Dalak boyutları normal olup parankimi homojendir. Dalak alt polde yaklaşık 3x1
cm boyutlarında olan serbest mayi alanı izlenmiştir. İzlenebildiği kadarıyla
dalak parankimi tabidir. Travmaya sekonder gelişebilecek laserasyonun
görüntülenmesi açısından klinik bilgi eşliğinde gerekirse acil bt önerilir. Sol
böbrek orta kesimde 15x5,5 mm boyutlarında taş izlenmiştir. Sol böbrek
toplayıcı sistemi tabidir. Sağ böbrek normal şekil ve yapıdadır. Batında asit
ya da lap saptanmadı. Mesane duvarı normal kalınlıkta olup lümen içi patoloji
saptanmamıştır. Belirgin pelvik kitle saptanmamıştır" tespitlerinin
yapıldığı,
Yine
tanık radyoloji uzmanı M. E. tarafından yapılan abdominopelvik bilgisayarlı
tomografi sonucunda olay günü saat 14.14'te düzenlenen raporun da; "Toraks
ön duvarında, bilateral parasternal alanda yumuşak doku amfizemi mevcuttur. Sağ
akciğer bazalinde minimal plevral effüzyon mevcuttur. Karaciğer normal
boyutlarda olup parankimi homojendir. Safra kesesi normal olarak izlendi. Dalak
normal değerlendirildi. Her iki böbrek normal şekil ve yapıdadır. Sol böbrek
pelvisi düzeyinde 13 mm boyutunda taş mevcuttur. Sağ böbrek üst polde iki adet
milimetrik kaliks taşI izlenmiştir. Pankreas normal yapıdadır. Batında asit ya
da lap saptanmadı. Mesane dolu değildir. İntraabdominal sıvı ya da kitle
izlenmedi. Belirgin pelvik kitle saptanmadı. Sağ ve sol sakral kemik üst
bölümünde, sol asetabulum ön duvarında ve sol pubik kemik inferior ramusunda
kırık izlendiği" biçiminde hazırlandığı,
Genel
cerrahi asistanı olan Dr. Y. Pirhan tarafından hastanın taburcu edildiği sırada;
"İş kazası sebebiyle acil servise başvuran hasta geldiğinde bilinci açık,
koopere, oryante, ta 110/80, Nabız 78/dk idi.
Yapılan
fm'de hastanın sağ hemitoraksta hassasiyet, ileum üzerinde batın ciltte
laserasyon (+) ve eksternal meatustan makroskobik hemoraji (+) idi.
Hastaya
gerekli direk x-ray, batın usg, batın bt istendi ve gerekli konsültasyonlar
istendi.
Genel
cerrahi: Hasta değerlendirildi, batın serbest defans yok, rebaunt yok,
hassasiyet yok. Batın cildinde sağ lomber bölgede laserasyon (+). Yapılan
muayene bulguları ve tetkiklere göre acil cerrahi endikasyon yoktur.
Beyin
cerrahisi: Yapılan muayene bulgularıyla acil nöroşirürji cerrahi endikasyon
yoktur. Dr. Fuat Erten
Göğüs
cerrahisi: Acil cerrahi endikasyonu yoktur. Op. Dr. D. Balcı
Ortopedi:
Hasta değerlendirildi. Pelvis fraktürü (+). Ortopedik cerrahi endikasyon
yoktur. Yatak istrihati uygundur. Dr. T. Koşar.
Üroloji:
Cerrahi endikasyon düşünülmedi. Op. Dr. Cemil Uygur.
Hastanın
saat 17.00 itibariyle hayati tehlike olmadığını gösterir geçici durum bildirir
hekim raporudur." şeklinde rapor düzenlendiği,
Sanıkların
sorumluluklarına dair olarak baştabiplikçe atanan Baştabip Yardımcısı Op. Dr.
A. O. Çetin tarafından 11.8.2006 tarihli değerlendirmede; "Y. Ü. ilgili
evraklar ve tomografi filmlerinin incelendiğini, hastanın 4.8.20006 tarihinde
saat 12.00'de acil servise iş kazası-araç dışı trafik kazası sebebiyle
getirildiğini, acil serviste nöbetçi genel cerrahi asistanı Dr. Y. Pirhan
tarafından takip edildiğini, hastanın genel cerrahi, göğüs cerrahisi, beyin
cerrahisi, ortopedi ve üroloji bölümlerine konsülte ettirildiğini, hastayı
gören uzman hekimlerin bizatihi kendi el yazılarıyla belirttikleri konsültasyon
kağıtlarının fotokopilerinde görüldüğü gibi,
patolojik bulguları tespit etmelerine rağmen hastayı hospitalize ederek ileri
tetkik tedavileri önermemelerinin hayata mal olan önemli eksiklikler olduğu
kanaatine varıldığını, bu eksikliklerin hangi hekimler tarafından ve ne oranda
olduğunun ileri incelenmesinin gerektiği" kanaatinin belirtildiği,
4483
Sayılı Kanun kapsamında yürütülen idari tahkikat sırasında görevlendirilen
göğüs cerrahisi uzmanı Op. Dr. A. O. Tokat tarafından verilen 17.11.2006
tarihli raporda; "...Hastanın
taburcu edilmesi sırasında göğüs cerrahisi uzmanından görüş alınmadığı,
hastanın vefatında göğüs cerrahisi uzmanın hatası veya eksikliği olduğunu
söylemenin doğru olmadığı" kanaatinin ifade edildiği,
Ortopedi
ve travmatoloji uzmanı Op. Dr. T. Çavuşoğlu'nun düzenlediği 17.11.2006 tarihli
raporda; "Hasta dosyası içinde
mevcut olan tek ortopedik doküman hastaya çekilen pelvis tomografisidir. Bu
tetkik incelendiğinde hastanın her iki sakroiliak eklemini ilgilendiren kırık
hattı ve yine sol pubik kemikte kırık hattı izlenmektedir. Pelvis halkasının
stabilitesini etkileyen bu kırık paterni sebebiyle hastanın müşahade altında
izlenmesinin gerektiği" şeklinde görüş belirtildiği,
Üroloji
uzmanı Op. Dr. M. M. Sunay tarafından düzenlenen 17.11.2006 tarihli raporda;
"Dosya bütünlüğü içerisindeki bilgilerden, üroloji uzmanının hastadan
konsültasyon istenilmesi akabinde yaptığı muayene, tetkik istemi ve
kontrollerinde yapılan işlem ve kararlardaki yaklaşımının doğru olduğu, hastanın probleminin primer olarak ürolojik
olmadığı, mevcut tetkikler, muayene ve otopsi bulgularına göre de hastanın ölüm
sebebinin ürolojik olmadığının anlaşıldığı" hususunun açıklandığı,
Genel
cerrahi uzmanı Op. Dr. H. Demirel tarafından 22.11.2006'da düzenlenen raporda
da; "Hastada pelvis kırığı, kot
kırığı, hematüri ve karın travması bulunduğu, hastanın bu durumu itibariyle
multibl vücut travması olduğu ve hastanede müşahade altında tutulmasının
gerekli olduğu" kanaatinin belirtildiği,
1219
Sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 75.
maddesinin Anayasa Mahkemesi'nin 3.6.2010 gün ve 69-79 Sayılı kararıyla iptal
edilmesinden önce Yüksek Sağlık Şurasından alınan 25-26 Haziran 2009 tarihli
raporda; "Türkiye'de multi travmalı
hastaya yaklaşımda koordinatör bir birim olmadığı, bu hastada yaşanan sorunun
hastanın bir bütün olarak ele alınmaması olduğu, ortopedi uzmanları Dr. M. Ataç
Karakaş ve Dr. T. Koşar'ın özellikle instabil pelvis kırığını belirttiği halde,
bu hastanın hastanede takibini önermediği, kot kırıklarını gördüğü halde
konsültasyon notunda hastanede takibinin gerektiğini belirtmediği ve takibini
yapmadıkları, göğüs cerrahisi uzmanı Dr. D. Balcı Köroğlu'nun konsültasyon
notunda preşok ve çoklu kot kırığı gibi notları mevcut olmasına rağmen hastanın
hastanede takibini notunda önermediği ve hastayı takip etmediği için asli kusurlu
oldukları, üroloji uzmanı M. Cemil Uygur'un dosyadaki durumu pelvis instabil kırığı, hematürisi bulunan
ve sonda takılamayan retrograd üretografi yapılamayan hastayı hastanede takip
etmediği ve taburcu ettiği, genel cerrahi uzmanları Dr. H. Bulak ve Dr. Y. Pirhan'ın genel vücut travmalı hastayı gerekli
özenle izlemedikleri ve hastanede takip etmedikleri için tali kusurlu
olduklarına oybirliğiyle karar verildiği" görüşünün belirtildiği,
Adli
Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu tarafından sanıkların kusurlarının tespitine dair
olarak düzenlenen 22.8.2011 tarihli raporda; "Kişinin 4.8.2006 tarihinde
trafik kazası sonucu yaralanması sebebiyle götürüldüğü hastanede pelvis kırığı,
kot kırıkları, hematüri tespit edilmiş olup, göğüs cerrahi, ortopedi ve üroloji
konsültasyonları istendiği ve yapılan muayenesi sonucunda acil cerrahi girişim
gerektirecek patoloji saptanmadığı belirtilmiş olup, tüm bu uygulamaların tıp
kurallarına uygun olduğu ancak, bu tür
genel beden travmasına maruz kalmış vakaların en az 24 saat müşahade altında
tutulması gerektiği, dolayısıyla kişinin
konsültasyonlar yapıldıktan sonra 6-7 saat sonra taburcu edilmesinin tıp
kurallarına uygun olmadığı, bunun bir eksiklik olduğu ancak ölüm nedeni olan akciğer embolisinin önceden öngörülecek ve
engellenebilecek bir sebep olmadığı da tıbben bilindiğinden bu eksikliğin ölüme
katkısı bulunmadığı" kanaatinin oybirliğiyle mütalaa edildiği,
Sanıklar
hakkında Ankara Valiliği İl İdare Kurulu tarafından 4483 Sayılı Kanun
kapsamında soruşturma izni verildiği bu izne dair yapılan itirazların bölge
idare mahkemesince reddedildiği,
Anlaşılmaktadır.
Ölenin
eşi olan katılan Serez Demir Ü. ölenin kayınbiraderi C. Sezayi Demir, olayın
meydana gelmesini yukarda açıklandığı şekilde beyan etmişler,
Genel
cerrahi asistanı tanık Dr. Seçkin Akküçük, o gün acil servis genel cerrahi
nöbetçi uzmanı olan Op. Dr. H. Bulak'ın yönlendirmesiyle acil servise giderek
hastanın batın bölgesinde kan veya sıvı birikmesi olup olmadığını tespit için
iki kez parasentez yaptığını sonucun ikisinde de negatif olarak
değerlendirildiğini ifade etmiş,
Nöroşirürji
uzmanı tanık S. Fuat Erten, hasta için istenilen nöroşirürji konsültasyonunu
yaptığını, beyin cerrahisi açısından bir patoloji tespit etmediğini belirtmiş,
Acil
servis sağlık memuru tanık Vedat Aydınlık, olay günü acilde nöbetçi olduğunu,
hastanın taburcu edilmesinden sonra 18.30 sıralarında üroloji uzmanı sanık M.
Cemil Uygur'un gelip hastayı sorduğunu, konsültasyon kağıdına bir şeyler yazıp
hastanın telefonunu alarak aradığını ulaşamadığını söylemiş,
Acil
Servis hemşiresi tanık E. Demirci, hastanın taburcu olmasından sonra üroloji
uzmanının gelip hastayı sorduğunu ve 15-20 dakika kalıp gittiğini, bu süre
içinde ne yaptığını görmediğini açıklamış,
Sanık
Dr. Y. Pirhan, genel cerrahi asistanı olduğunu, olay günü acil serviste nöbetçi
olduğunu, sorumlu uzmanının sanık H. Bulak olduğunu, hastanın saat 12 sularında
geldiğini, genel muayene bulgularının normal olarak tespit edildiğini, gerekli
müdahaleyi yaptığını, ihtiyaç duyulan tetkikleri istediğini, batın ultrasonu ve
karın ve kalça kemiklerine dair bilgisayarlı tomografi istediğini, genel
cerrahi durumuna dair sanık H. Bulak'a telefonla haber verdiğinde onun tetkik
sonuçlarına göre tekrar değerlendirileceğini söylediğini, ortopedi, üroloji, beyin
cerrahisi ve göğüs cerrahisi bölümlerinden konsültasyon istediğini, bu
bölümlerin hastayı bir kaç defa konsülte ettiklerini, radyoloji bölümünün
hazırladığı ultrasonografi raporunda dalak alt bölümde minimal serbest sıvı
sebebiyle sanık Hakan'a haber verdiğini ve onun tanık Dr. Seçkin'i gönderip
parasentez yaptırdığını, sonucun normal çıktığını, tomografi sonuçlarına göre
de genel cerrahi açısından acil cerrahi endikasyonu bulunmadığını, sanık
Hakan'ın diğer branşlar tarafından değerlendirilmesini önerdiğini, hiç bir
kliniğin hastaya acil cerrahi müdahale ve yatış endikasyonu önermediğini,
ortopedinin bir buçuk ay yatak istirahati verdiğini, taburcu edeceği sırada
hasta yakınlarının yatış için ısrar etmeleri üzerine onları ortopedi ve üroloji
bölümlerine gönderdiğini, ajite şekilde geri dönen hasta yakınlarının
ortopedinin yatış vermediğini ürolojiye de ulaşamadıklarını ifade ettiklerini,
tekrar sanık Hakan'ı aradığında onun kendisine diğer bölümlerin önerileri
doğrultusunda hastanın gönderilebileceğini söylediğini, hastanın vital bulgularının stabil seyretmesi, genel durumunun iyi
olması, bilincinin açık olması, iletişim ve uyumunun iyi olması sebebiyle
hastayı geçici adli rapor yazarak gönderdiğini, acilde aşırı hasta yoğunluğu
olduğunu, üç yatakta hastalara hizmet vermeye çalıştıklarını, asistanlığının 1.
yılında olduğunu, asistan olarak kendi adına karar verme yetkisi olmadığını,
hastalara uzmanlarının bilgisi ve istemi doğrultusunda müdahale ettiğini, suçlamaları kabul etmediğini, tüm
aşamalardan nöbetçi uzman sanık Hakan'ın haberi olduğunu, tüm konsültasyon
sonuçlarını ona telefonla bildirdiğini, asistan olarak yönetmeliklere göre
hastanın yatış veya taburcu edilmesinde yetkisinin de olmadığını beyan etmiş,
Sanık
H. Bulak, olay günü iki hastanın mide kanseri ve anal fissür ameliyatları için
ameliyathanede görevli olduğunu, asistan sanık Yavuz'dan hasta hakkında bilgi
aldığını, genel cerrahi açısından acil bir durumu bulunmadığını, göğüs ve
pelviste şiddetli ağrılarının ve idrarında kan olduğunu öğrendiğini, ortopedi,
üroloji, göğüs cerrahisi ve beyin cerrahisinden konsültasyon istemesini,
çeşitli tetkikler yaptırmasını söylediğini, sonuçlarla tekrar kendisine
danışıldığını, kot ve pelvis kırıklarını, diğer bölümlerin de acil cerrahi
müdahale düşünmediklerini, yapılan inceleme ve değerlendirmelerden haberdar
olduğunu, ultranografide dalak altında küçük bir sıvı kolleksiyonundan
bahsedilmesi sebebiyle asistan Seçkin'i gönderip parasentez yaptırdığını
patoloji tespit edilmemesi üzerine ortopedi, üroloji ve beyin cerrahisi
kliniklerine tekrar danışılmasını istediğini, sonradan haber alamayınca, sanık
Yavuz'un da hastayı diğer bölümlerin konsültasyonundan sonra ortopediye
göndereceğini söylemiş olması sebebiyle oraya yatırılmış olabileceğini
düşündüğünü, ertesi gün öldüğünü öğrendiğini ifade etmiş,
Sanık
M. Cemil Uygur, olay günü acil serviste öğlen arası araç dışı bir trafik kazası
vakasının olduğunu, giderek hastayı muayene ettiğini, kendi yanında da hastaya
idrar yaptırdığını, sonda takamadığını, glop gelişirse müdahil olunur
düşüncesiyle genel cerrahi ve ortopedinin önerilerine uyulmasının uygun
olduğunu düşündüğünü, bunun dışında hiçbir ürolojik girişim endikasyonu
olmadığına karar verdiğini, hastanın perimer (birincil) travmasının, oluş şekli
de gözönüne alındığında üroloji dışında kemik ve diğer sistemlerle ilgili
bulunduğunun açık olduğunu, hematürik idrarın pelvis kırığının ikincil sonucu
olduğunu, travmanın ürolojik boyutunun ölüme neden olmadığını, otopsi raporunun
da kendisini doğruladığını, hastanın ayrılmasından sonra ailesine telefonla
ulaşıp durumunu sorduğunu, tıbbi ve insani açıdan kusurunun olmadığını
açıklamış,
Sanık
T. Koşar, hasta için acilden konsültasyon istenmesi üzerine giderek muayene
edip değerlendirdiklerini, sorumlu başasistan sanık M. Ataç Karakaş'ın da
hastayı gördüğünü, ortopedik açıdan cerrahi endikasyon koymadıklarını, bir
buçuk ay yatak istirahati önerdiklerini, diğer branşların değerlendirmesi
gerektiğini söylediklerini beyan etmiş,
Sanık
M. Ataç Karakaş, acilden konsültasyon istenilmesi sebebiyle gidip muayene
ettiklerini, filmlerini değerlendirdiklerini, ortopedik yönden cerrahi
endikasyon koymadıklarını, bir buçuk ay yatak istirahatı ve önerilerde
bulunduklarını kendi branşları dışında hastada kot fraktürü, hematüri ve
batındaki serbest mayi olduğundan ve hastanın künt travmaya maruz kaldığı göz
önünde bulundurularak, bu konularda hastayı ilgili branşların değerlendirmeleri
gerektiğini önerdiklerini ifade etmiş,
Sanık
D. Balcı Köroğlu ise, hastayla ilgili olarak acil servisten göğüs cerrahi
konsültasyonu istenmesi üzerine acile giderek hastayı muayene edip
değerlendirdiğini, hastanın genel anestezi altında batın ameliyatına
alınacağını düşünerek genel anestezi alabileceğini belirttiğini, P.A. akciğer
grafısiyle hastanın takibini önerdiğini, sonraki gelişmelerden bilgisinin
olmadığını savunmuştur.
Öncelikle
eksik araştırmayla hüküm kurulup kurulmadığına dair önsorunun çözümlenmesi
gerekmektedir:
5271
Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun "Bilirkişinin Atanması" başlıklı 63.
maddesinde;
"1)
Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy
ve görüşünün alınmasına re'sen, Cumhuriyet savcısının, katılanın, vekilinin,
şüphelinin veya sanığın, müdafiinin veya kanuni temsilcinin istemi üzerine
karar verilebilir. Ancak hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki
bilgiyle çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemez.
2-)
Bilirkişi atanması ve gerekçe gösterilerek sayısının birden çok olarak
saptanması, hakim veya mahkemeye aittir. Birden çok bilirkişi atanmasına dair
istemler reddedildiğinde de aynı biçimde karar verilir.
3-)
Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı da bu maddede gösterilen yetkileri
kullanabilir" şeklindeki düzenlemeye yer verilmiş,
Ceza
Muhakemesi Kanununa Göre İl Adli Yargı Adalet Komisyonlarınca Bilirkişi
Listelerinin Düzenlenmesi Hakkında Yönetmeliğin 3. maddesinde bilirkişi;
"Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde oy ve
görüşünü sözlü ya da yazılı olarak vermesi için başvurulan gerçek veya tüzel
kişi" şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdan da hareketle, sahip bulunduğu
uzmanlık bilgisiyle mahkemeye bir ispat sorununda yardımcı olup, raporu delil değil, delil değerlendirmesi
aracı olan bilirkişiye başvurmanın amacı; "çözümü uzmanlığı, özel veya
teknik bilgiyi gerektiren hallerde görüş alınmasıdır". Bununla birlikte
ceza muhakemesinde bilirkişi kendiliğinden bir rol üstlenemeyecektir. Bir
sorunun ne zaman uzmanlığı ya da özel veya teknik bir bilgiyi gerektirip
gerektirmediğine, bilirkişi görevlendirmekle yetkili olan Cumhuriyet savcısı
veya hakim karar verecektir.
Anılan
düzenlemeler uyarınca hakim, çözümü ancak özel veya teknik bir bilgi gerektiren
hallerde bilirkişi dinleyebilecek veya rapor isteyebilecektir. Hakimlik
mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bir bilgiyle çözümü mümkün bulunan
konularda ise bilirkişiye başvurmayacaktır. Kanun koyucunun uzmanlığa, özel
veya teknik bir bilgiye ihtiyaç bulunduğunu baştan kabul ettiği akıl hastalığı,
parada sahtecilik, moleküler genetik inceleme gibi hususlar dışında hakimin
bilirkişi raporu alması zorunluluğu bulunmadığı gibi, bilirkişi raporları da
mahkemeleri bağlayıcı nitelikte değildir. İcabında gerekçesi gösterilerek
bilirkişi raporunun aksine karar verilmesi de mümkündür. Nitekim bu husus, 2659
Sayılı Adli Tıp Kurumu Kanununun 23/C-3. maddesinde; "Adli Tıp Genel Kurulu kararları nihai olmakla beraber
mahkemelerin delilleri serbestçe takdir hususundaki yetkilerini kısıtlamaz"
şeklinde hüküm altına alınmıştır.
Dosyada
mevcut bilirkişi raporu maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasında yeterince katkı
sağlamadığı takdirde, başka bir bilirkişiden rapor alınabileceği gibi, daha
geniş bir katılımlı bilirkişi heyeti oluşturulmak suretiyle yeniden inceleme
yaptırılabilecektir. Bu konuda takdir yetkisi, maddi gerçeğe ulaşma gayreti
içindeki yargılama makamlarına aittir. Öte
yandan Adli Tıp Kurumu ihtisas Kurullarından alınan raporlar maddi gerçeğin
ortaya çıkarılması için yeterli olmaması halinde aynı konu hakkında Adli Tıp
Kurumu Genel Kurulundan yeniden rapor alınabilmesi mümkündür.
Bu
açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Doktor
olarak görev yapan sanıkların ölen üzerinde gerçekleştirdikleri tetkik, teşhis
ve tedaviye dair uygulamalarının tıp kuralları bakımından değerlendirilmesine
dair olarak alınan çeşitli raporlarda sanıklarca yapılan işlemlerin ve verilen
kararların etraflıca değerlendirmeye tabi tutulduğu, sonuç olarak sanıkların branşlarına dair inceleme ve teşhis noktasında
tıp kurallarına uygun hareket ettikleri, ancak genel beden travmasına maruz
kalmış olan ölenin en az 24 saat müşahede altında tutulması gerekirken
hastaneye başvurusundan 6-7 saat kadar sonra taburcu edilmesinin tıp
kurallarına uygun olmadığı sonucuna varıldığı, otopsi raporlarıyla Adli Tıp
Kurumu 1. İhtisas Kurulu raporlarına göre ölümün "göğüs ve batın
travmasına bağlı kot fraktürleri, pelvis fraktürü ve gelişen komplikasyonlar
(akciğer embolisi) sonucu meydana gelmiş olduğunun" tespit edildiği, yine
Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu raporunda "ölüm nedeni olan akciğer
embolisinin önceden öngörülecek ve engellenebilecek bir sebep olmadığı da
tıbben bilindiğinden bu eksikliğin ölüme katkısı bulunmadığının" mütalaa
edildiği, bu itibarla alınan raporlarda bir eksikliğin bulunmadığı ve bu
raporların sanıkların hukuki durumlarını tereddütsüz bir şekilde tespit etmeye
elverişli oldukları anlaşıldığından eksik araştırmayla hüküm kurulmadığının
kabulü gerekmektedir.
Çoğunluk
görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanı ve üç Genel Kurul Üyesi; "Ölenin
genel beden travması sonucu gelişen akciğer embolisi sebebiyle öldüğü
raporlarda bildirildiğine göre, sanıklar tarafından 24 saat müşahade altına alınmış olması halinde, emboli gelişmesinin
önüne geçilip geçilemeyeceği veya emboliden sonra derhal teşhis ve müdahale
edilerek ölüme engel olunup olunamayacağı hususunda rapor alınması gerektiği bu
itibarla eksik araştırmayla hüküm kurulduğundan yerel mahkeme hükmünün
öncelikle bu yönden BOZULMASINA karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle
karşı oy kullanmışlardır.
Eksik
araştırmayla hüküm kurulmadığının kabul edilmesi sebebiyle sanıkların olayda görevlerinin gereklerini yapmada ihmal gösterip
göstermedikleri, ihmal gösterdiklerinin kabulü halinde ise gerçekleşen ölüm
neticesiyle eylemleri arasında nedensellik bağı bulunup bulunmadığı, buna bağlı
olarak da eylemlerinin taksirle ölüme neden olma suçunu mu, yoksa T.C.K.nun
257/2. maddesi kapsamında görevi ihmal suçunu mu oluşturacağının belirlenmesine
dair uyuşmazlığa gelince;
Olay
tarihinde Dr. A. Yurtaslan Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesinde doktor
olarak görev yapan sanıkların sorumluluklarının belirlenebilmesi bakımından
öncelikle doktorların görevlerinin genel prensiplerini belirleyen düzenlemeler
gözetilerek "tıbbi hata" kavramının açıklanmasında fayda
bulunmaktadır.
Doktor
tıbbi müdahaleyi, tıp biliminin güncel kural ve standartlarına uygun olarak
özenli bir şekilde yapmakla yükümlüdür. Bu husus; onaylanması 3.12.2003 gün ve
5013 sayılı kanunla uygun bulunmuş olan "Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması
Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (İnsan
Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi)'nin "Mesleki standartlar" başlıklı 4.
maddesinde; "Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin,
ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması
gerekir", 19.2.1960 tarihli Tıbbi Deontoloji Tüzüğünün 13. maddesinde;
"Tabip ve diş tabibi, ilmi icaplara uygun olarak teşhis koyar ve gereken
tedaviyi tatbik eder. Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifayla neticelenmemesinden
dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemez.
Tababet
prensip ve kaidelerine aykırı veya aldatıcı mahiyette teşhis ve tedavi
yasaktır.
Tabip
ve diş tabibi; teşhis, tedavi veya
korunmak gayesi olmaksızın, hastanın arzusuna uyarak veya diğer sebeplerle,
akli veya bedeni mukavemetini azaltacak her hangi bir şey yapamaz", aynı
tüzüğün 14. maddesinin 1. fıkrasında; "Tabip ve diş tabibi, hastanın
vaziyetinin icabettirdiği sıhhi ihtimamı gösterir. Hastanın hayatını kurtarmak
ve sıhhatını korumak mümkün olmadığı takdirde dahi, ıstırabını azaltmaya veya
dindirmeye çalışmakla mükelleftir", Hasta Hakları Yönetmeliğinin
"Tıbbi Gereklere Uygun Teşhis, Tedavi ve Bakım" başlıklı 11.
maddesinde; "Hasta, modern tıbbi bilgi ve teknolojinin gereklerine uygun
olarak teşhisinin konulmasını, tedavisinin yapılmasını ve bakımını istemek
hakkına sahiptir.
Tababetin
ilkelerine ve tababetle ilgili mevzuat hükümlerine aykırı veya aldatıcı
mahiyette teşhis ve tedavi yapılamaz" ve Türk Tabipler Birliği tarafından
1.2.1999 tarihli Genel Kurul toplantısında kabul edilen Hekimlik Meslek Etiği
Kurallarının "Hekimin Görev ve Ödevleri" başlıklı 5. maddesinde ise;
"Hekimin öncelikli görevi, hastalıkları önlemeye ve bilimsel gerekleri
yerine getirerek hastaları iyileştirmeye çalışarak insanın yaşamını ve
sağlığını korumaktır. Meslek uygulaması sırasında insan onurunu gözetmesi de,
hekimin öncelikli ödevidir. Hekim, bu yükümlülüklerini yerine getirebilmek
için, gelişmeleri yakından izler" şeklinde ifade edilmiştir.
Doktor,
doktorluk mesleğinin gerektirdiği yükümlülükler ile tıp biliminin geçerli
kurallarına uygun olarak müdahale yapmalı, tıbbın ilke ve prensiplerine aykırı
teşhis ve tedavi yapmamalıdır. Doktorun müdahalesi öncelikle endikasyon da
denilen tıbbi bir gereklilik sebebiyle teşhis, tedavi ve hastalıktan korunma
gibi sebeplerle yapılmalıdır. Bu zorunluluk Anayasamızın 17. maddesinde de
vurgulanmıştır. Doktor tıptaki bilimsel gelişmeleri takip etmeli, tıbbi
müdahaleyi bu güncel bilgiler doğrultusunda gerçekleştirmelidir. Belirtmek gerekir
ki, doktorun standartlara ve bilimsel kurallara uygun olarak özenli bir şekilde
müdahale yapıp yapmadığı belirlenirken yaptığı müdahale sonucunda hastanın şifa
bulması değil, kurallara uygun müdahalede bulunup bulunmadığı göz önüne
alınmalıdır.
Tıpta
hatalı uygulamalar, İngilizce "malpractice" sözcüğünün Türkçe
okunuşuyla "malpraktis", "hekimliğin kötü uygulanması",
"tıbbi kötü uygulama", "uygulama hatası", "tıpta
yanlış uygulama" gibi çeşitli kavramlarla isimlendirilmekle birlikte en
geniş olarak kabul gören ve kullanılan kavram "tıbbi hata"dır.
Türk
Tabipler Birliğinin kabul ettiği 1.2.1999 tarihli Hekimlik Meslek Etiği
Kurallarının 13. maddesinde "Hekimliğin Kötü Uygulanması
(Malpractice)" başlığı altında; "Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da
ilgisizlik sebebiyle bir hastanın zarar görmesi" biçiminde tanımlanan
tıbbi hata kavramı; Dünya Tabipler
Birliğinin 44. Genel Kurulunun "Malpractice Bildirisi" olarak da
bilinen sonuç bildirgesinde, tıbbi yanlış uygulamayla tıbbi bakım ve tedavi
sırasında görülen hekimin hatasından kaynaklanmayan durumların birbirinden
ayrılması gerektiği vurgulanarak; "a)
Tıbbi yanlış uygulama; doktorun tedavisi sırasında standart uygulamayı
yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesiyle oluşan zarar, b)
Tıbbi uygulama sırasında öngörülemeyen bilgi ya da beceri noksanlığı sonucu
oluşan ise; istenmeyen sonuçtur ve bunda hekimin sorumluluğu yoktur" şeklinde;
Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan ancak kanunlaşmamış bulunan "Tıbbi
Hizmetlerin Kötü Uygulanmasından D. Sorumluluk Kanunu Tasarısı"nın 3.
maddesinde ise; "Sağlık personelinin
kasıt, kusur ve ihmaliyle standart uygulamayı yapmaması, bilgi ve beceri
eksikliğiyle yanlış ya da eksik teşhiste bulunması ya da hastaya tedavi
vermemesiyle oluşan ve zarar meydana getiren fiil ve durumlar"
biçiminde tanımlanmıştır.
Tıbbi
müdahaleler genel olarak "izin
verilen risk" kapsamında gerçekleştirilen müdahalelerdir. İzin verilen
risk, hukuken müsaade edilen tehlike oluşturma alanı olarak tarif edilmektedir.
Kişiler zarar ya da tehlike doğuracak bütün davranışlarında cezalandırılma
tehdidi altında bulunmamalıdır. Toplumsal
gelişmeyi sağlamak veya daha kıymetli hukuki değerlere ulaşabilmek için bazı
durumlarda kişilere yaptıkları işin niteliği gereği belirli oran ve ölçüde risk
oluşturması için izin verilmelidir. Önemli olan belirlenen kurallara uygun
şekilde gerçekleştirilen davranışların izin verilen risk alanı içinde yapılması
ve neticenin de bu alan içinde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu takdirde
sorumluluk söz konusu olmayacaktır. Tıbbi müdahale çeşidi olarak ameliyat
yapılması, maden ocağı işletilmesi, spor faaliyeti, patlayıcı madde üretimi,
trafikte araç kullanılması, kurallara uygun olarak av yapılması ve endüstriyel
tesis işletilmesi izin verilen risk alanlarına örnek olarak gösterilmektedir. Ancak konunun uzmanı olmayan doktorun
teşhis veya tedaviyi üstlenmesi anlamında üstlenme kusuru ve gerek doktorun
bireysel olarak gerekse çalıştığı kurum yönünden kurumsal olarak organizasyon
kusurunun, izin verilen risk dışında kaldığını söylemek mümkündür.
Doktorun,
tıbbi müdahale sırasında; standart uygulamayı yapmaması, bilgi, beceri veya
deneyim eksikliğiyle yanlış ya da eksik teşhis veya tedavide bulunması,
gerektiği ölçüde ilgi ve itina göstermemesi veya hastaya gereken tedaviyi
vermemesi neticesinde tehlike ve zarar oluşturan eylemleri tıbbi hata olarak
kabul edilecektir. Tedavi sonrası bakım ve kontrol yükümlülüklerine
aykırılıkların da bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiği izahtan varestedir. Ön muayyenin eksik yapılması, hastanın
anamnezinin (geçmiş bilgisi) ya hiç ya da gerektiği gibi alınmaması veya
gerekli tetkiklerin yapılmaması teşhis aşamasında; gereken tıbbi müdahalenin
hiçbir şekilde yapılmaması, ameliyat sırasında hastanın vücudunda yabancı madde
unutulması, yanlış tedavi yöntemi seçilmesi, yanlış ilaç verilmesi, hastanın
veya müdahale edilecek uzvun karıştırılması, müdahalenin ölçüsüz bir şekilde
yapılması, hijyen kurallarına dikkat edilmemesi veya hatalı ameliyat tarzının
benimsenmesi de uygulamada tedavi aşamasında görülen tıbbi hata
örneklerindendir. (H. Hakeri, Tıp Hukuku, Seçkin Yayınevi, 5. Bası, Ankara
2012, s.528-595; Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi
Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu(yayınlanmamış doktora tezi) Dokuz
Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir, 2012, s.237 vd)
Bu
noktada komplikasyon kavramının da izah edilmesi gerekmektedir. Türk Dil
Kurumunun Bilim ve Sanat Terimleri Sözlüğünde; "Bir hastalığın devamı
sırasında oluşan başka patolojik olaylar veya hastalıklar, ardıl sorun,
karmaşıklık" şeklinde tanımlanan komplikasyon, doktorun müdahale sırasında bilgi, beceri ve deneyim eksikliği
olmaksızın standart uygulamayı, doğru teşhis ve tedaviyi özenli bir şekilde
gerçekleştirmesine rağmen öngörülemeyecek ve engellenemeyecek şekilde ortaya
çıkan, hekimliğin kötü uygulanmasından kaynaklanmayan zarar doğurucu durumları
ifade etmektedir. Tıbbın kural ve gereklerine uygun davranıldığı halde
hastanın veya doktorun elinde olmadan gelişen öngörülememiş ve engellenememiş
zarar veya sonuç söz konusu ise komplikasyondan bahsedilir. Kusursuz
sorumluluğun kabul edilmediği ceza hukuku sistemimizde failin bu durumdan
sorumlu tutulabilmesi mümkün değildir.
Uyuşmazlığın
sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, taksir ve unsurları
üzerinde de durulması gerekmektedir.
Kural
olarak suç, ancak kastla işlenebilecekken, kanunda açıkça gösterilen hallerde
taksirle de işlenebileceği kabul edilmiştir. Failin cezalandırılabilmesi için
kanunda açık bir düzenleme bulunmasının zorunlu olduğu istisnai bir kusurluluk
şekli olan taksir, 5237 Sayılı T.C.K.nun 22/2. maddesinde; "dikkat ve özen
yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında
belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi" şeklinde
tanımlanmıştır.
Toplumsal
yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için
bir takım önlemler alması ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları
bulunmaktadır. Bu kurallar toplum olarak yaşama zorunluluğundan doğabileceği
gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç bu
kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir, fail tedbirli ve öngörülü davranmamış
olduğu için cezalandırılır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân
ve ödevinin varlığına rağmen sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan
kaynaklanmaktadır.
Yargıtay
Ceza Genel Kurulunun 18.2.2014 gün ve 2013/12-10-80, Ceza Genel Kurulunun
25.3.2008 gün ve 2008/9-43-62; Ceza Genel Kurulunun 1.2.2005 gün ve
2004/9-213-3; Ceza Genel Kurulunun 23.3.2004 gün ve 12-68; Ceza Genel Kurulunun
9.10.2001 gün ve 181-204; Ceza Genel Kurulunun 21.10.1997 gün ve 99-202 Sayılı
kararları başta olmak üzere birçok kararında vurgulandığı üzere, öğretide ve
uygulamada taksirin unsurları;
1-)
Suçun taksirle işlenebilen bir suç olması,
2-)
Hareketin iradi olması,
3-)
Neticenin iradi olmaması,
4-)
Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,
5-)
Neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması,
Şeklinde
kabul edilmektedir.
Uyuşmazlığa
konu olayda, diğer şartların gerçekleştiği konusunda bir tereddüt bulunmaması
nedeniyle, 4. bentte yer alan hareketle netice arasında nedensellik bağının
bulunması ve 5. bentte bulunan neticenin öngörülebilir olmasına rağmen
öngörülmemiş olması şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinde
durulmalıdır.
Taksirle
gerçekleştirilen bazı eylemlerin suç olarak tanımlanıp cezai yaptırıma
bağlanmasıyla, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hale gelen toplum
hayatı içinde daha dikkatli davranmalarının temin edilmesi amaçlanmaktadır.
Kanun ve ortak hayat tecrübesinin sonucu olarak kendisine toplum tarafından
yüklenen dikkat ve özen görevini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir
zararlı neticeye sebep olan kişinin taksirle işlenen suçlara dair cezai sorumluluğu
benimsenmiş, fakat taksirden sözedilemek için de failin hareketiyle meydana
gelen netice arasında nedensellik bağının bulunması ve neticenin öngörülebilir
olmasına rağmen öngörülmemiş olması aranmıştır.
Somut
olayın özelliklerine göre öncelikle genel anlamda, sonrasında ise taksirli
suçlar açısından nedensellik bağı üzerinde durulmalıdır.
"Neden"
kavramı, Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde; "Bir olayı ve durumu
gerektiren, doğuran başka olay veya durum, sebep" şeklinde, "neden
olmak" ise, "bir şeyin olmasına veya ortaya çıkmasına yol açmak,
sebep olmak" biçiminde tanımlanmaktadır. Buradan hareketle
"nedensellik" kavramı, neden sonuç ilişkisi ya da sonuç ile bu sonuca
neden olan olgu veya durum arasındaki bağlantı olarak açıklanabilir.
Nedensellik
bağı, 5237 Sayılı T.C.K.nun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde,
"kanunda tanımlanmış bir haksızlık" olarak öngörülen suçtan failin
sorumlu tutulabilmesi için gerekli olan, maddi, manevi ve hukuka aykırılık
unsurlarından maddi unsur içerisinde yer almaktadır.
Neticeli
tüm suçlar bakımından araştırılması gerekli olan "nedensellik bağı",
ceza hukukunda, bu kavramın mahiyeti gereği, suçun kanuni tanımında neticeye
yer verilmiş olması halinde failin fiiliyle netice arasında sebep-sonuç
ilişkisini kuran bir bağ anlamına gelmektedir. Failin yapmak veya yapmamak
şeklindeki eylemi sonucunda dış dünyada bir zarar veya tehlikenin meydana
gelmiş olması halinde nedensellik söz konusu olacaktır. Doğaldır ki yapılan her
hareket dış dünyada bir veya birden fazla neticeye sebebiyet verebilir, ancak
dış dünyada vuku bulan her netice değil suçun kanuni tanımında belirtilmiş olan
netice nazara alınacaktır. Nedensellik bağıyla ilgili olarak Türk Ceza
Kanununda genel bir hükme yer verilmemekle birlikte, bazı suç tiplerinin temel
şeklinde yahut nitelikli veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinde;
"neden olmak" (5237 Sayılı T.C.K.nun 83/3, 85, 86, 87, 89. maddeleri
vb.), "sebebiyet vermek" (T.C.K.nun 162, 173 maddeleri) veya
"sonucunda" (T.C.K.nun 87/4, 90/5, 91/8, 95/4. maddeleri vb.) gibi
ibarelere yer verilerek nedensellik bağı vurgulanmıştır. (M. Koca-İ. Üzülmez,
Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.121;
Berrin Akbulut, Türk Ceza Kanunuyla Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım
Hükümleri Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalet Yayınevi, Ankara
2010, s.235 vd.)
Nedensellik
bağına dair 5237 Sayılı T.C.K.nda genel bir hüküm bulunmamakta olup konu öğreti
ve uygulamaya bırakılmıştır. Öğretide nedensellik bağı çeşitli teorilerle
açıklanmaktadır. Öğretide hâkim olan şart (şartların eşitliği ya da doğal
nedensellik) teorisinde; netice birçok şartın bir bütün oluşturarak meydana
gelmesiyle oluştuğundan ve bunlardan birisinin bulunmaması neticenin
gerçekleşmesini engelleyeceğinden, bu şartlardan birisini gerçekleştiren failin
hareketiyle gerçekleşen netice arasında nedensellik bağı vardır. Uygun sebep
(kuralcı nedensellik) teorisinde; bir hareketle netice arasında nedensellik
bağının bulunduğunun kabul edilebilmesi için, hareketin o neticeyi meydana
getirmeye uygun bir hareket olması gerekmektedir. Objektif isnadiyet teorisinde
ise; şart teorisi anlamında hareketinin verdiği netice, ancak hareketin suçun
konusu üzerinde hukuken tasvip edilmeyen bir tehlike veya risk yaratması ve
kendini tipik olan neticeye yansıtması halinde objektif olarak faile
yükletilebilir.(M. Koca-İ. Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet
Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.123-131; N. Centel-Hamide Zafer-Ö. Çakmut,
Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Bası, s.256-268;
M.Emin Artuk-A. Gökcen-A.C. Yenidünya, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Bası,
s.250-258, 262-267; Berrin Akbulut, Tıp Ceza Hukukunda Nedensellik Bağı, Tıp
Ceza Hukukunun Güncel Sorunları Konulu Türk-Alman Tıp Hukuku Sempozyumu,
Türkiye Barolar Birliği Yayınları, 2008, s. 222-234) Bununla birlikte objektif
isnadiyet teorisinin bir nedensellik teorisi olmayıp bir değerlendirme teorisi
olduğu da öğretide belirtilmektedir.(V. Özer Özbek, T.C.K.İzmir Şerhi, Yeni Türk
Ceza Kanunun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2006, 3. bası, s.321)
Uyuşmazlığa
konu somut olayın özellikleri itibariyle objektif isnadiyet kavramına ayrıca
yer verilmesi gerekmektedir. Günümüz modern ceza hukuku anlayışında nedensellik
bağının belirlenmiş olması tek başına failin cezalandırılması için yeterli
olmayıp ayrıca gerçekleşen neticenin failin eseri olup olmadığının diğer bir
ifadeyle ortaya çıkan neticenin belirli bir kişiye objektif olarak isnadının
mümkün olup olmadığının tespit edilmesi de gerekmektedir. Olayda öncelikle şart
teorisine göre nedensellik bağı ortaya konulmalı, sonrasında gerçekleşen
neticenin faile isnat edilip edilemeyeceği araştırılmalıdır. Objektif isnadiyet, neticenin belirli bir
insanın eseri olarak görülüp görülemeyeceği anlamına gelmektedir. Eğer meydana gelen netice, üçüncü kişinin
veya bir rastlantının eseri ise faile isnat edilemeyecektir. Bu sebeple netice, insanın hükmedebileceği
alanın dışında kalıyorsa hukuken önemli olan bir tehlike ya da risk
bulunmamaktadır. Hükmedilebilirlik, neticenin önemli oranda idare
edilebilirliği anlamına gelmekte olup, fail hukuken önemli bir tehlike ya da
risk oluştursa bile, olayın tamamen hayatın olağan akışının ve genel hayat
tecrübelerinin dışında kalması sebebiyle beklenebilir değilse, netice faile
yüknemeyecektir. Tıbbi müdahaleler
örneğinde olduğu gibi bazı davranışlar "izin verilen risk" ya da
"riziko" çerçevesinde yapılmaktadır. Hareketin izin verilen risk kapsamında gerçekleştirilmiş olması
durumunda netice faile objektif olarak isnat edilemeyecektir. Keza gerçekleşen
netice failin hareketiyle tesadüfen birleşen başka sebeplerden meydana gelmiş
ise bu durumda da neticenin faile isnat edilmesinden bahsedilemeyecektir.
Bunun gibi, sonradan gerçekleştirilen
bir fiilin önceden gerçekleştirilmiş fiilin neticeye ulaşmasını engellemesi
durumunda da önceki eylemi gerçekleştiren faile neticenin isnat edilmesi mümkün
olmayacaktır. (M. Koca-İ. Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet
Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.128-131; M.Emin Artuk-A. Gökcen-A.C.
Yenidünya, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Bası, s.262-267; Berrin Akbulut,
Türk Ceza Kanunuyla Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım Hükümleri
Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalaet Yayınevi, Ankara 2010, s.
237; Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde
İşlenen Taksirle Öldürme Suçu(Yayınlanmamış doktora tezi) Dokuz Eylül
Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s.111-112)
Nedensellik
bağı, öğretideki görüşlere göre hukuki bir kavram değil mantıki (N.
Centel-Hamide Zafer-Ö. Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi,
İstanbul 2014, 8. Bası, s.255) ya da doğal bir olgudur. (İzzet Özgenç, Türk
Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 10. Bası, s.171-173)
Bu anlamda, dış dünyada gerçekleşen sonuç ile bu sonucu doğuran sebep
arasındaki nedensellik bağı doğa bilimleri bağlamında değerlendirilmeli ve
hayat tecrübelerimizle mantığımıza göre belirlenmelidir. Nedensellik bağının
doğal olarak belirlenmesi icrai suçlar bakımından geçerlidir, zira ihmali
suçlarda farklılık söz konusudur.
Konumuza
dair olan ihmali suçlar açısından da nedensellik bağının üzerinde durulması,
bundan önce de icrai ve ihmali suçların kısaca açıklanması gerekmektedir. Hukuk
normları, yasaklayıcı ve emredici normlar olmak üzere, iki şekilde ortaya
çıkmaktadır. Sadece icrai bir hareketle ihlal edilebilecek olan ve belirli bir
hareketin yapılmasının istenmediği yasaklayıcı normlarda, yasaklanan hareketin
yapılması sonucunda bir hak ihlali gerçekleşmektedir. Örneğin; T.C.K.nun 81.
maddesinde yer alan öldürmeyi yasaklayan norm bir kimsenin öldürülmesiyle ihlal
edilmiş olacaktır. Emredici normlarda ise, belirli bir hareketin yapılması
yasaklanmamakta, aksine belirli bir hareketin yapılması emredilmektedir. Bu
emredici kurala uyulmaması başka bir anlatımla yapılması emredilen hareketin
yerine getirilmemesi sonucunda haksızlık meydana gelmekte yani kanunda
tanımlanan suç ihmali hareketle işlenmektedir. Örneğin; T.C.K.nun 98.
maddesinde düzenlenen, kendini idare edemeyecek durumda olan kimseye hal ve
şartların elverdiği ölçüde yardım etmemek ya da durumu derhal ilgili makamlara
bildirmemek şeklindeki suç, emredici normun istediği şekilde davranılmamış
olması sebebiyle yani ihmali hareketle oluşmaktadır. (M. Koca-İ. Üzülmez, Türk
Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 7. bası, s.362-363)
Emredici
norma aykırı davranılmasıyla işlenen ihmali suçlar öğretide gerçek ihmali
suçlar ve gerçek olmayan veya görünüşte (ya da garantörsel) ihmali suçlar
olarak iki kategoride değerlendirilmektedir. Gerçek ihmali suçlar; kişinin
kanunda tanımlanan icrai davranışı kasten yapmamasıyla oluşmakta olup suçun
gerçekleşmesi için ayrıca neticenin de gerçekleşmesi zorunluluğu
bulunmamaktadır. T.C.K.nun 98. maddesindeki; "yardım veya bildirim
yükümlülüğünün yerine getirilmemesi", 175. maddesindeki; "akıl
hastası üzerindeki bakım ve gözetim yükümlülüğünün ihlali", 176.
maddedeki; "inşaat veya yıkım faaliyeti sırasında, insan hayatı veya beden
bütünlüğü açısından gerekli olan tedbirlerin alınmaması", 177.
maddesindeki; "gözetimi altında bulunan hayvanın kontrol altına
alınmasında ihmal gösterilmesi", 178. maddesindeki; "herkesin gelip
geçtiği yerlerde yapılmakta olan işlerden veya bırakılan eşyadan doğan tehlikeyi
önlemek için gerekli işaret veya engellerin konulmaması", 257/2.
maddesindeki; "görevinin gereklerinin yapılmasında ihmal veya gecikme
gösterilmesi", 278. maddesindeki; "işlenmekte olan bir suçun yetkili
makamlara bildirmemesi", 279. maddedeki; "kamu adına soruşturma ve
kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini göreviyle bağlantılı olarak
öğrenip de yetkili makamlara bildirimde bulunulmasının ihmal edilmesi veya bu
hususta gecikme gösterilmesi", 280. maddesindeki; "sağlık mesleği
mensubunun görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirtiyle
karşılaşmasına rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmemesi veya bu hususta
gecikme göstermesi", 284. maddesindeki; "hakkında tutuklama kararı
verilmiş olan veya hükümlü bir kişinin bulunduğu yerin bildiği halde yetkili
makamlara bildirilmemesi" gerçek ihmali suçlardandır. Gerçek olmayan veya
görünüşte (ya da garantörsel) ihmali suçlar ise, neticenin önlenmesi bakımından
hukuki yükümlülük altında bulunan fail tarafından kanunda tanımlanan neticenin
meydana gelmesinin engellenmemesi şeklinde işlenen suçlardır. Bu sebeple
kanunda düzenlenen ve kural olarak icrai bir hareketle işlenen suçun ihmali bir
hareketle de işlenmesine gerçek olmayan ya da görünüşte ihmali suç
denilmektedir. Öğretide neticenin meydana gelmesinin engellenmesi yükümlülüğü
"garanti yükümlülüğü" ya da "garantörlük" olarak da
adlandırılmaktadır. Kişinin yerine getirmekle yükümlü olduğu, başka bir
anlatımla garanti yükümlülüğü altında bulunan davranışı gerçekleştirmemesi
sebebiyle meydana gelen neticeden sorumlu tutulabilmesi için söz konusu
yükümlülük ihmalinin icrai davranışa eşdeğer olması zorunludur. 5237 Sayılı
T.C.K.nun 83. maddesinde düzenlenen; "kasten öldürmenin ihmali davranışla
işlenmesi" ile 88. maddesinde düzenlenen; "kasten yaralamanın ihmali
davranışla işlenmesi" gerçek olmayan veya görünüşte ihmali suçlardandır.
(Kayıhan İçel, F. Sokullu-Akıncı, İzzet Özgenç, A. Sözüer, F. S. Mahmutoğlu, Y.
Ünver, Suç Teorisi (2), İstanbul, 2004, 3.baskı, s. 62; İzzet Özgenç, Türk Ceza
Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 10. bası, s.216-227; M.
Koca-İ. Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014,
7.bası, s.362-386; H. Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2013,
16.bası, s.149-159; M.Emin Artuk-A. Gökcen-A.C. Yenidünya, Ceza Hukuku Genel
Hükümler, Ankara 2014, 8.bası, s..233-242)
Gerçek
ihmali suçlar hareketin yapılmasıyla gerçekleşen ve kanuni tanımlarında netice
aranmayan suçlar olduğundan bu suçlarda nedensellik bağının araştırılmasına gerek
yoktur. Görünüşte ihmali suçlarda ise, hareketsizlik doğal anlamda neticeye
sebep olmadığından, ortaya çıkan neticeyle belirli bir icrai davranışta bulunma
yükümlülüğü altında bulunan kişinin hareketsizliği şeklindeki fiil arasında
doğal anlamda değil normatif anlamda nedensellik aranmaktadır. İhmal edilen
hareket yapılmış olsaydı netice engellenecekti denilebiliyorsa nedenselliğin
söz konusu olduğu kabul edileceğinden gerçekleşen neticeyle ihmal edilen
hareket yasaya uygun bir nedensellik bağı içinde bulunmalıdır.
Nedensellik
bağının tespiti, tabiatıyla genellikle neticeli suçlar şeklinde düzenlenmiş
bulunan taksirli suçlar bakımından da gereklidir. Taksirle işlenen suçtan kaynaklanan netice failin hareketi olmasaydı
gerçekleşmeyecek denilebiliyorsa bu durumda nedensellik bağının varlığı kabul
edilir. Örneğin ölüm neticesi failin
taksirli hareketine bağlı olarak gerçekleşmiş ise diğer bir deyişle failin
taksirli hareketi olmasaydı ölümün gerçekleşmeyeceği sonucuna varılıyorsa başka
bir ifadeyle ölüm failin eseriyse bu takdirde failin fiiliyle netice arasında
nedensellik bağının var olduğu kabul edilecektir. Taksirli suçlarda
aranacak olan objektif isnat edilebilirlik, dikkat ve özen yükümlülüğünün
yerine getirilmemesi sonucunda neticeye neden olunmasıdır. Fail gerekli dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmiş olsaydı
netice gerçekleşmeyecekti denebilirse bu takdirde netice faile isnat
edilebilecektir. Taksirli suçlarda netice sadece failin eyleminden
kaynaklanmış ise nedensellik bağının belirlenmesi kolay ise de, mağdurun veya
üçüncü kişilerin neticeye katkıda bulunduğu durumlarda bu bağın belirlenmesinde
çeşitli zorluklar olacağı muhakkaktır.
Bu
hususa dair olarak öğretide; "Dış dünyada meydana gelen değişikliğin
(neticenin) bir kimseye yüklenebilmesi ve dolayısıyla onun sorumlu olabilmesi,
söz konusu neticenin o kimsenin hareketinden meydana gelmesine bağlıdır. Diğer
bir deyişle hareketle netice arasında bir nedensellik bağı, bir sebep-sonuç
ilişkisi bulunmalıdır. Nedensellik bağlantısı yoksa neticenin faile
yüklenebilmesi mümkün değildir. Tipiklikte hareketten ayrı neticenin arandığı
suçlarda neticenin gerçekleştiğinin tespiti yeterli olmayıp ona sebebiyet veren
fiilin de tespiti gerekir. Tipe uygun hukuka aykırı fiilin icrasının, failin
gerçekleştirilmesi için yeterli olduğu sırf hareket suçlarında nedensellik
bağının araştırılması gerekmez. Ceza hukuku sadece suç tipinde yer alan
neticeyi göz önüne alır" (M.Emin Artuk-A. Gökcen-A.C. Yenidünya, Ceza
Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara 2014, sayfa 249)
şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.
Nedensellik
bağı hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel bilgiyle çözümlenebiliyorsa bu
bağlantı hâkim tarafından ortaya konulmalı, uzmanlık veya teknik ya da özel
bilgi gerektiren bir hususta ise bu bağ bilirkişiden görüş alınarak tespit
edilmelidir. İfade etmek gerekir ki, tıbbi müdahalelerden dolayı ortaya çıkan
hukuka aykırı sonuçlarla faillerin eylemleri arasındaki nedensellik bağı
bilirkişi marifetiyle tespit edilebilecek niteliktedir. (Berrin Akbulut, Tıp
Ceza Hukukunda Nedensellik Bağı, Tıp Ceza Hukukunun Güncel Sorunları Konulu
Türk-Alman Tıp Hukuku Sempozyumu, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, 2008,
s.217)
Nedensellik
bağına dair açıklamaların tamamlanmasından sonra taksirin unsurlarının
incelenmesine dönülecek olunursa; taksirin unsurlarından birisi de neticenin
öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olmasıdır. 5237 Sayılı T.C.K.nun 22.
maddesinin gerekçesinde; "Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya
ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanuni tanımda yer alan
unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, 'gerekli
dikkat ve özen' yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir.
Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan
neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir.
Bu
dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz
önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir...
Taksirli
suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve
içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat, özen
yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır"
açıklamalarına yer verilmiştir.
Taksirli
suçun kanuni tanımında yer alan unsurların özellikle neticenin fail tarafından
öngörülmeyerek davranışın gerçekleştirilmesi durumunda taksirden
bahsedilebilecektir. Fail özenli davranış kurallarına aykırı davranıp gerekli
dikkat ve özeni göstermediğinden kanuni tipikliğin gerçekleşeceğini
öngörememektedir.
Neticenin
öngörülebilir olması, failin yaptığı davranışın bir neticeye sebebiyet
verebileceğinin veya bir neticeyi meydana getirme ihtimali bulunduğunun
bilinebilme imkânıdır. Gerçekleştirilen bir fiil sebebiyle neticenin meydana gelebilme
imkân ve ihtimali varsa öngörülebilirliğin bulunduğu kabul edilecektir.
Neticenin öngörülebilir olması, taksirin hem unsurunu hem de sınırını
oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle taksiri,
kaza ve tesadüften öngörülebilirlik ayırmaktadır. Hiç kimse tarafından
öngörülemeyecek bir neticenin söz konusu olduğu durumlarda dikkat ve özen
yükümlülüğünden dolayısıyla taksirden bahsedilebilmesi mümkün değildir. Neticenin öngörülebilir olmasıyla failin
neticeyi öngörebilir yetenekte bulunması arasında fark vardır. Neticenin öngörülebilmesi, failin
niteliklerine, yeteneklerine, eğitim durumuna veya uzmanlık alanına göre değil
objektif olarak ve failden bağımsız şekilde ortalama seviyedeki bir insanın
öngörme yeteneğine göre tespit edilmelidir. Eğer objektif olarak neticenin
öngörülebilmesi, ortalama bir insanın öngörebilirliği dışında ise bu takdirde
neticenin öngörülebilirliğinden bahsedilemeyecektir. Örneğin; tıbbi bir eylem sebebiyle taksirli davranışının bulunup
bulunmadığı araştırılan bir doktor bakımından öngörülebilirlik, ortalama bir
doktorun eğitimine ve yeteneğine göre objektif olarak belirlenmelidir. Burada
öngörülebilecek netice, failin iradi hareketinin sebep olabileceği netice veya
neticelerden başkası değildir. Failin
öngörebilme yeteneği ise, failin yaşı, zekâsı, eğitimi, yetenekleri ve uzmanlık
alanına göre subjektif olarak belirlenebilecek farklı bir husustur.
(Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen
Taksirle Öldürme Suçu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi
Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s.287-288) Failin neticeyi öngörmesi
veya öngörememesi taksirle bilinçli taksir arasındaki ayrımı oluşturmaktadır.
Nitekim
bu husus öğretide de; "Öngörülebilirlik, hukuk normları veya genel tecrübe
tarafından emredilen özene uyulduğunda tipikliğini gerçekleşmesinin somut
olarak müşahede edilebileceğini ve dolayısıyla bundan kaçınılabileceğini ifade
etmektedir. Gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanuni tanıma uygun
fiilin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Neticenin öngörülebilirliği, kişilere
yüklenen dikkat ve özen yükümlülüğünün tabii bir sonucu olmaktadır.
Öngörülebilirlik objektif olarak belirlenmelidir. Zira bir kimse yalnızca
öngörülebilir neticeler bakımından sorumlu olabilecektir. Bu sebeple hâkim görüş taksirli neticeli suçların haksızlığı
bakımından, failin içinde bulunduğu toplum çevresine ait ortalama yetenekteki
bir kişinin neticeyi öngörüp öngörmeyeceğini aramaktadır. Şayet netice
ortalama bir insanın objektif öngörülebilirliğinin dışında bulunuyorsa,
taksirli suçun tipiklik unsuru gerçekleşmiş olmaz." (M. Koca-İ. Üzülmez,
Türk Ceza Hukuk Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Baskı, Eylül 2014, sayfa
201) şeklinde ifade edilmiştir.
Uyuşmazlık
konusunun çözümüne dair olarak görevi ihmal suçunun da üzerinde durulmalıdır.
5237 Sayılı T.C.K.nun "Görevi kötüye kullanma" başlıklı 257. maddesi;
"(1)
Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine
aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına
neden olan ya da kişilere haksız birmenfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan
iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
(2)
Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini
yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun
zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi,
üç aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır" şeklindedir.
Maddenin
2. fıkrasında düzenlenen ihmali davranışlarla görevi kötüye kullanma suçu, suç
tarihi itibarıyla; "Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında,
görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin
mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç
sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasıyla
cezalandırılır" şeklinde düzenlenmiş iken, maddede 8.12.2010 gün ve 6086
Sayılı Kanunla değişiklik yapılarak "kazanç" ibaresi
"menfaat", "altı aydan iki yıla kadar" ibaresi "üç
aydan bir yıla kadar" biçiminde değiştirilerek yukarda yer verildiği
şekilde yürürlükteki halini almıştır. Böylece bir yandan yaptırım miktarı
yönünden lehe bir düzenleme getirilirken, diğer yandan suçun oluşumu açısından
"kazanç" kavramı yerine daha geniş bir kavrama yani
"menfaat" ibaresine yer verilmiştir.
Türk
Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğüne göre ihmal; "yapmama, savsama"
anlamına gelmektedir. Gecikme ise; işin, yapılması gereken zaman geçtikten
sonra yapılmasıdır. Bu suç bakımından ihmal ve gecikme, kamu görevlisinin,
kanunun veya sair mevzuatın ya da amirinin hukuka uygun olarak yapmasını
zorunlu kıldığı eylemleri bilerek ve isteyerek yapmaması veya geciktirmesi
olarak anlaşılmalıdır.
Madde
metninden de anlaşılacağı üzere, kamu görevlisinin, yapmakla görevli olduğu işi
yapmaması veya yasaya göre yapılması gereken biçimde yerine getirmemesi ya da
geciktirmesi suç sayılmıştır. Madde gerekçesinde belirtildiği gibi, öncelikle
kamu görevlisinin hukuken yerine getirmek zorunda bulunduğu bir görevi
bulunması gerekir. Kamu görevlisinin görevi kapsamında olmayan bir işi
yapmamasından veya geciktirmesinden dolayı bu suçtan sorumlu tutulması mümkün
değildir. Görevinin gerekleri kavramı, kamu görevlisinin yetki ve sorumluluğu
kapsamına giren, hukuk düzeninin kamu görevlisinden yerine getirmesini istediği
hususları ifade etmektedir. Bu suç kasten işlenebilen suçlardan olup, kamu
görevlisinin görevini bilerek ve isteyerek ihmal etmesi veya geciktirmesi
gerekir.
Bununla
birlikte failin cezalandırılabilmesi için norma aykırı davranış yetmemekte; bu
davranış nedeniyle, "kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden
olunması ya da kişilere haksız bir kazanç yada suç tarihinden sonra yapılan
değişiklik sonrası haksız bir menfaat sağlanması" gerekmektedir. Nitekim
bu husus madde gerekçesinde; "Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her
fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla
bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli
koşulları taşıması halinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği
kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın,
kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan
zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması halinde,
görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir" şeklinde, 6086 Sayılı Kanunla
yapılan değişikliğin gerekçesinde de; "bu suçun oluşabilmesi için,
objektif cezalandırılabilme şartı olarak, görevin gereklerine aykırı hareket
etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması
ya da kişilere haksız menfaat sağlanması gerekmektedir" biçiminde
vurgulanmış, öğretide ise; "T.C.K.nun 257. maddede yer alan görevin
gereklerine aykırı davranışın cezalandırılabilmesi, kişinin mağduriyetine,
kamunun zararına neden olmasına ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanmasına
bağlı tutulmuştur. Bu hususlara yol açmayan bir hareket, görevin gereklerine
aykırı ve suç olsa da bu hüküm kapsamında yaptırıma bağlanamaz."
(Artuk-Gökçen-Yenidünya Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara
2014, 14. Bası, s. 998) şeklinde açıklanmıştır.
Norma
aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının
saptanabilmesi için öncelikle "mağduriyet", "kamunun zarara
uğraması" ve "haksız menfaat" kavramlarının açıklanması ve somut
olayda gerçekleşip gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir.
Mağduriyet
kavramı, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp, bireysel
hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade eder.
Kişilere
haksız kazanç sağlanmasını da içine alan kişilere haksız menfaat sağlanması da,
kişilere hukuka aykırı olarak maddi ya da manevi yarar sağlanmasıdır.
Kamunun
zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde "ekonomik bir zarar
olduğu" vurgulanan anılan kavramla ilgili olarak yasal düzenleme içeren,
5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun 71. maddesinde ise;
mevzuata aykırı karar, işlem, eylem veya ihmal sonucunda kamu kaynağında artışa
engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her somut
olayda hakim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir
fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut
olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu
belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması
anlamında olmayıp, miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara
alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın
gerçekleştirildiğinin anlaşılması halinde de kamu zararının varlığı kabul
edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya
duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara
uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir ihtimalle de hareket edilmemelidir.
Öte
yandan, Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliğinin "Acil Servis Tarafından
Yürütülecek İşlemler" başlıklı 24. maddesinin somut olaya dair 2. fıkrası;
"Acil servis, hastanın sosyal güvencesi olup olmadığına, bağlı bulunduğu
sosyal güvenlik kuruluşunun nevine ve hastanın diğer özelliklerine bakmaksızın,
stabilizasyon sağlanıncaya kadar bütün tıbbi hizmetleri sunar" şeklinde
düzenlenmiştir.
İstikrar
veya dengeleştirme olarak da ifade edebileceğimiz stabilizasyon, hastanın maruz
kaldığı ve acil servise gelmesine sebep olan tıbbi rahatsızlığının belli ölçüde
giderilip vücut dengesinin yeniden sağlanması, rahatsızlığının ilerlemesinin
durdurulması, vücut fonksiyonlarının sabitleştirilerek aynı kararda devam
edecek hale getirilmesi, daha ileri müdahale gerektiren durumlarda o müdahale
yapılıncaya kadar hastaya tıbbi destekte bulunularak hastanın dengede tutulması
ve yeni komplikasyonlar doğmasına engel olunmaya çalışılması anlamlarına
gelmektedir. Acil servis görevlilerinin, acil bir tıbbi vaka sebebiyle acil
servise gelmiş bir hastaya, sosyal güvencesinin olup olmadığını ve diğer
özelliklerini nazara almadan stabilizasyonu sağlanıncaya kadar bütün tıbbi
hizmetleri sunmaları zorunludur.
Bu
açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Doktor
olarak görev yapan sanıkların, taksirle yaralanma sebebiyle acil servise
müracaat eden ölene yönelik yaptıkları muayene ve istedikleri tetkiklerle
ölende çoklu pelvis kırığı, çoklu kot kırıkları ve kanlı idrar yaptığını tespit
ettikten sonra acil cerrahi müdahaleyi gerektirir patoloji bulunmadığına karar
vermiş olmalarının dosyadaki raporlara göre tıp kurallarına uygun olduğu,
bununla birlikte genel beden travmasına ve çoklu kemik kırıklarına maruz kalmış
öleni Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliğinin 24/2. maddesi uyarınca
stabilizasyonu sağlanıncaya kadar ve tıp çevrelerinde genel olarak kabul
gördüğü şekilde 24 saat müşahade altında tutmaları gerekirken 6-7 saat içinde
taburcu etmeleri sebebiyle olayda görevlerinin gereklerini yapmakta ihmal gösterdikleri,
ancak bu davranışlarıyla meydana gelen ölüm neticesi arasında nedensellik
bağının bulunmadığı, başka bir anlatımla sanıklarının ihmali davranışlarının
ölüme neden olacak nitelikte bulunmadığı, zira ölümün genel beden travması
sebebiyle öngörülemeyecek ve engellenemeyecek biçimde ortaya çıkan akciğer
embolisi komplikasyonu sebebiyle gerçekleştiğinin bilirkişi raporlarıyla kesin
olarak belirlendiği, bu sebeple sanıkların ölüm sonucundan sorumlu
tutulamayacakları, bununla birlikte genel beden travmasına maruz kalmış öleni
erken taburcu etmek suretiyle görevlerinin gereklerini yerine getirmekte ihmal
gösterdikleri, bu ihmal sebebiyle ölenin ölüm anına kadar yaşadığı çeşitli
sıkıntılara maruz kalmasına diğer bir deyişle mağduriyetine sebep oldukları anlaşıldığından,
sanıkların eylemlerinin T.C.K.nun 257/2. maddesi kapsamında görevi ihmal suçunu
oluşturduğu ve bu suçtan mahkumiyetlerine karar verilmesi gerektiği
gözetilmeden beraatlerine karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır.
Nitekim
765 Sayılı T.C.K.nun yürürlükte bulunduğu dönemde Ceza Genel Kurulunun
11.2.1991 gün ve 311-17 Sayılı kararında; "Sanıkların mağdurun göz röntgenini çekmeden onu ameliyata hazırlayıp
ameliyat ettiklerine ve bu sebeple gözdeki çiviyi tespit edemeyerek 2. kez
ameliyat olmasına neden olduklarına göre gerekli mesleki özen ve titizliği
göstermedikleri açıktır.
Her
ne kadar aynı raporlar ve tutanakta,
mağdurun gözündeki çivinin olay günü tespit edilip çıkartılması halinde dahi
göz kaybının önlenemeyeceği belirtilmişse de, bu husus görevi ihmal suçunun
oluşması yönünden önemli değildir. Esasen gözdeki çivinin geç
çıkartılmasından dolayı göz kaybı meydana gelmiş olsaydı, başka bir söyleyişle
sanıkların eylemleriyle sonuç arasında illiyet bağı bulunsaydı, o zaman görevi
ihmal suçu değil T.C.K.nun 459/2. maddesinde öngörülen tedbirsizlik ve
dikkatsizlikle yaralamaya neden olma suçu oluşurdu.
Bu
sebeple gerekli mesleki özen ve titizliği göstermedikleri Adli Tıp Kurumu ve
Yüksek Sağlık Kurulu raporlarıyla saptanan sanıkların görevi ihmal suçundan mahkûmiyetlerine
karar verilmesi gerekir" sonucuna ulaşılmıştır.
Bu
itibarla, yerel mahkeme direnme
hükmünün, sanıkların 5237 Sayılı T.C.K.nun 257/2. maddesi uyarınca mahkûmiyetlerine
karar verilmesi gerektiği gözetilmeden beraatlerine karar verilmesi
isabetsizliğinden BOZULMASINA karar verilmelidir.
Çoğunluk
görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanı ve altı Genel Kurul Üyesi; "Ölümün
öngörülemeyen ve engellenemeyen akciğer embolisi sebebiyle gerçekleşmiş
olmasına göre, sanıkların öleni 24 saat müşahade
altına tutmaları halinde bile sonucun değişmeyeceği, bu itibarla sanıkların
kasıtlı bir suç olan T.C.K.nun 257/2. maddesi kapsamında görevi kötüye
kullanmak suçundan sorumlu tutulamayacakları anlaşıldığından sanıkların
beraatlerine yönelik direnme hükmünün yerinde olduğu" görüşüyle karşıoy
kullanmışlardır.
SONUÇ
: Açıklanan nedenlerle;
1-)
Ankara 8. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 11.11.2013 gün ve 357-519 Sayılı direnme
hükmünün, sanıkların T.C.K.nun 257/2. maddesi uyarınca görevi ihmal suçundan
cezalandırılmalarına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden beraatlerine karar
verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2-)
Dosyanın, mahalline gönderilmesi amacıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
tevdiine, 9.12.2014 tarihinde yapılan müzakerede her iki uyuşmazlık yönünden de
oyçokluğuyla karar verildi.