Fertlerin
nasıl birbirinden ayrı bir duyma, düşünme ve hareket etme tarzları varsa,
nesillerin de kendilerine has, önceki ve sonraki nesillerinkine benzemeyen bir
duyma, düşünme ve hareket etme tarzları vardır.
Aynı
içtimaî, siyasî ve iktisadî şartlar altında yaşayan, aynı çeşit terbiye
müesseselerinde yetişen, aynı endişe ve meselelerle meşgul olan ve aşağı yukarı
aynı yaşta bulunan insan toplulukları arasında müşterek bir ruhun teşekkül
etmesi gayet tabiî bir hadisedir.
Milletlerin
tarihî hayatında nesiller, büyük fertlerden daha mühim rol oynarlar; zira
devirlere şekil ve renk veren esas kitleyi onlar teşkil ederler.
Hatta
sivrilmiş şahsiyetlerin kendi nesillerinden tamamıyla ayrı varlıklar değil,
bilâkis onları en iyi surette temsil ve ifade eden kabiliyet ve dehâ sahibi
insanlar olduğu iddia olunabilir. Bu müstesna fertleri bize tek ve yüksek
gösteren şey, onlardaki ifade ve temsil kudreti ile beraber, kendilerine uzak
mesafelerden bakmamızdır. Yakınlarına vardığımız, içlerinde bulundukları muhiti
teşkil ettiğimiz zaman, etraflarında onlara benzer küçük çapta bir yığın insan
ve insancık buluruz.
Devri
anlamak için, mutlaka nesli toptan göz önünde bulundurmak lâzım gelir. Burada
Tanzimat'tan bugüne kadar gelmiş geçmiş nesilleri hatırlayarak karakterlerini
tespite çalışacağız. Nesiller umumiyetle tez, antitez, yükselen ve inen
dalgalar şeklinde gelişirler. Böyle oluş, mukayese yoluyla onlardan her birini
vazıh surette anlamağa elverişlidir.
1860-1876
yılları arasında faaliyette bulunan Namık Kemâl-Ziya Paşa nesline mensup
olanlar, devlet kalemlerinde yetişmişlerdir. Bundan dolayı çok hayatî ve siyasî
bir karakter taşırlar. Terbiyeleri yarıdan çok şarklı ve muhafazakârdır.
Yabancı dillerini ve kitaplarını ömürlerinin yarısından sonra öğrenirler.
Bundan dolayı ruhlarında kuvvetli bir Şark-Garp mücadelesi vardır. Dindar ve
tarihe bağlı oldukları için Garp'a kendilerini fazla kaptırmaz ve ezilmezler.
Müteakip nesillerde bir hastalık halini alan aşağılık kompleksi bunlarda hemen
hemen yoktur. Büyük ideallere sahiptirler ve kahramandırlar. Müşterek birkaç
ana fikir etrafında birleşirler. Bunların içinde en mühimi Meşrutiyet'in ilânı,
yani Saray'a ve Bâbıâli'ye karşı parlamentonun kurulmasıdır.
Onları
bu dâvaya sevk eden âmil, bazılarının zannettiği gibi, sadece Fransız
ihtilâlinden, o sıralarda Avrupa'ya yayılmış hürriyet fikirlerinden ilham
almaları, basit bir taklit arzusu değildir. Cemiyetin içinde bulunduğu şartları
ve yükselmesi için lâzım gelen müesseseleri anlamışlardır.
Mesele
şöyle hülâsa olunabilir: Eskiden Osmanlı cemiyetinde mahiyet itibarıyla
birbirine zıt, icabında birbirini kontrol ve idare eden üç kuvvetli müessese
vardı. Saray, Yeniçeri Ocağı ve Medrese. On altıncı asra kadar muvazeneli ve
sıhhatli birer kuvvet merkezi olan bu Orta Çağ müesseseleri on yedinci asırdan
itibaren bozulmağa başlar. İlkin, devrine göre büyük bir adalet ve bilgi
kaynağı olan medrese yıkılır, Ordu ile saray karşı karşıya kalır. Muvazene
bozulduğu için tahakküm mücadelesi başlar. Ordu saraya sözünü geçirmek için
birçok isyanlar çıkarır. Saray bundan bizar olur ve Yeniçeri Ocağı'nı
kaldırmayı düşünür. III. Selim kendi emrinde yeni bir ordu kurmaya teşebbüs
ederse de muvaffak olamaz. II. Mahmud bu işi başarır. Yeniçeri Ocağı tarihten
silinir. Bu suretle Saray memleketin mukadderatına tek başına hâkim olur. Artık
onu içerden kontrol ve ikaz edecek hiçbir kuvvet, hiçbir müessese yoktur.
Yalnız Avrupa devletleri, Hıristiyan reâyâyı korumak maksadıyla Saray üzerinde
baskı yaparlar. Bu devir, devletimizde dahilî muvazene kuvvetlerinin ortadan
kalkması, Avrupa kontrol ve müdahalesinin başlaması devridir, Abdülmecit
devrinde, saraya karşı kısmen mukavemetli olan, Avrupalı fikirlerle mücehhez ve
yabancı kuvvetlere sırtını dayayan bir Bâbıâli teşekkül eder.
1860
nesli işte bu şartlar altında ortaya çıkar. Saraya ve Bâbıâli'ye karşı bir
cephe teşkiline çalışır. Parlâmentoyu istemesi de bundan ileri gelir.
Bu
neslin yazdığı bütün eserler, hep bu gaye etrafında döner. Üçüncü kuvvetin
temeli olması ümit edilen "Efkâr-ı umumiye"yi uyandırmak için gazete
ve tiyatroya büyük ehemmiyet verilir. Bu nesil şiirine varıncaya kadar
"içtimaî"dir. On altı sene çalışma neticesi, 1876'da, hadiselerin de
müsaadesi ile Meşrutiyet ilân edilir. Fakat arkalarında ordu veya medrese gibi
büyük bir kuvvet bulunmadığından, Rus harbini bahane eden Abdülhamid, Millet
Meclisi'ni kapatır, hürriyet taraftarlarını sürgün eder. 1876'da ortaya çıkan
nesil, çocukluklarında "Peri-i Hürriyet"in yüzünü hiç olmazsa uzaktan
görmüş, sözünü işitmiş, fakat hayata atılır atılmaz istibdatın sert çehresi ile
karşılaşmıştır. Siyasî ve içtimaî davalarla uğraşmak şiddetle yasaktır. Bu
vaziyet karşısında bu nesil, âdeta zarurî olarak felsefe, aşk, seyahat ve
macera mevzularına dökülür. Eskiden hürriyet fikirlerine bağlı olanlar,
davalarına ihanet etmek suretiyle devre uymağa çalışırlar, Mithat Paşa'nın
hiçlikten alarak yükselttiği Ahmet Mithat Efendi, eski arkadaşlarının ve
parlâmentarizmin aleyhinde makaleler yazarak Abdülhamid'e dalkavukluk eder.
Montekristovârî romanlar kaleme almak suretiyle edebî hayatını devam ettirir.
Bunlarda suya sabuna dokunmayan bir sürü faydalı malûmat vardır. Abdülhak
Hâmid, felsefe, aşk ve tabiat âlemlerinde dolaşır, zevcesini ve validesini terennüm
eden şiirler yazar. Recaizade Ekrem, çocuklarının ölümünden duyduğu teessürü
esas mevzu alır ve estetik yapar. Edebiyat bakımından şüphesiz zengin olan bu
devrede Namık Kemâl neslinin kuvvetli erkek sesini hatırlatan hemen hemen
hiçbir şey yoktur. Aciz bir ferdiyetçilik ruhlara, yazılara hâkim olur.
1895
yıllarında bir nesil daha ortaya çıkar. Memlekette karanlık ve sefalet arttığı
için bu nesil bedbahttır. Servet-i Fünun nesli, şiirlerinde ve romanlarında
daima hayatı bir ızdırap kaynağı ifade eden, iradesiz, bedbin ve melânkolik
nesil! Bu nesli en iyi temsil eden "Rübâb-ı Şikeste" müellifi Tevfik
Fikret, kendi neslinin ruhunu güzel teşrih eder: "Edebiyatımız sağlam bir
bünyeye malik değil! Edebiyatımız hasta! Tekmil şiirlerimizde, hikâyelerimizde,
tasvirlerimizde bir solgunluk, bir kansızlık, bir eser-i hüzal görülüyor."
der, "Mâi ve Siyah" romanında bu neslin tipik kahramanı Ahmed Cemil'i
hatırlayınız. Hayattan, hakikatten ve halktan ayrılan bu neslin, Tanzimat'ın
başından beri sadeleşmeye başlayan yazı dilimizi divanınkinden daha sun'î bir
preciositeye götürdüğüne dikkat ediniz.
Nesillerin
dil şuurları diğer mevzularda aldıkları tavırdan ayrılmaz.
1908'de
yeni bir nesil ortaya çıkıyor. 1923 yılına kadar siyaset ve kültür sahasında
faaliyette bulunan bu nesil, tıpkı o devir gibi karışık bir manzara arz eder.
İmparatorluğun bünyesinde iki asırdan beri devam eden çözülme ve dağılma
hareketi bu devirde son haddini bulmuştur. Hürriyet bir anarşi halini alır.
Siyasi partiler, içtimaî teşekküller, cemiyetler, gazeteler ve mecmualar
Türkiye'nin yüzünü bir panayır yerine benzetirler. Bununla beraber bu
karışıklığa hâkim olan müşterek bir ruh vardır. Hürriyet, istiklâl ve yükselme
iştiyaki bütün kalpleri doldurur. Bu devirde tesirleri bugüne kadar devam eden ütopiler
doğar. Eskiden ölümü arzulayan Tevfik Fikret bile bu devirde canlanır:
"Halûkun Defteri" adlı şiir kitabında bir cemiyet ve insanlık
havârisi kesilir. "Halûkun Amentüsü"nde fencilik, beynelmilelcilik ve
dinsizlik fikirlerini yüceltir. Onun karşısında ise muhtelif meseleler üzerinde
hal tarzları ileri süren dindar ve büyük şâir Mehmet Akif vardır. Ziya Gökalp,
Malazgirt'ten önceki Türk tarihini, Asya Türklerini esas alan Turancılık
ideolojisini kurar.
Yahya
Kemal ise millî varlığı esas tutar ve coğrafyaya bağlanır. Meşrutiyet devrinin
istikrarsız, çalkantılı, uzaklarını görmek mümkün olmayan havasında meydana
çıkmış olan fikirlerden birçoğu, İstiklâl mücadelesini, bizi hu memleketin
realitelerine götüren derslerinden sonra değerlerini kaybetmişlerdir.
İstiklâl
mücadelesi Ankara'yı yaratır. Ankara Anadolu bozkırlarının ortasındadır. Büyük
Millet Meclisi Hükûmeti'ne bozkır ruhu hâkimdir. Karşıda İstanbul vardır ve
İstanbul, korkunç bir zihniyeti, mandayı, zaafı ve köhneliği temsil eder.
1923'ten
sonra Türk tarihinin mukadderatını yeni bir nesil eline alır. Yazının başında,
nesiller birbirine reaksiyon yaparak faaliyette bulunurlar, demiştik.
Cumhuriyet neslinde reaksiyon kuvveti, geçmiş nesillerle kıyas kabul etmeyecek
kadar şiddetlidir. Tanzimat'tan Cumhuriyet devrine kadar nesillerin her biri
yeni bir fikir ortaya atmakla beraber, hepsinde, az çok, şöyle veya böyle,
maziye ait kıymetlerle bir anlaşma cehdi vardı. Türklükle pek az alâkası olan
Servet-i Fünun edebiyatı bile, bazı bakımlardan geçmişe bağlanır. Bu neslin
kendi üslûpları ile Şeyh Galib'in üslûbu arasında, bir yakınlık bulmağa
çalışmaları olmak üzere iki kısımda mütalaa etmek yerinde olur. Zira bu iki
devir, siyasî, içtimaî ve edebî sahalarda ayrı manzaralar arz eder. Harpten
önceki Türkiye "tek parti, tek şef, tek ideoloji" esasına dayanır.
Harpten sonraki Türkiye ise, çok partili siyasi ve içtimaî kaynaşmalarla
doludur.
İlk
Cumhuriyet nesli için, zarurî sebeplerle çok hissî bir mevzu olan
"İstanbul" veya "Bâbıâli" fikri, bütün maziye bakılan bir
pencere olur. Bugün bunun doğru olmadığını açıkça görüyoruz. Mütareke devri,
çürümüş saray ve muhiti, bütün maziyi temsil eder gibi telâkki olunuyordu.
Ölmek üzere olan bir adama bakarak, bu adam bütün hayatınca böyle hasta ve
bitkindi demek ne kadar yanlış ise, imparatorluğun çökme anını görerek, işte
sizin mazi dediğiniz budur, demek de o kadar yanlış olur. Her millet gibi bizim
mazimizin de iyi ve kötü tarafları vardır. Her millet gibi, bizim de asırlarca
yaşanmış hayatımızın bir mânası ve değeri olmak icap eder. O ana has tarihî
şartlar, ilk Cumhuriyet neslinin bu basit hakikati görmesine mani oluyordu.
Düz
ve çıplak sahada yeni bir yapı kurulmak isteniliyordu. Issız bozkırlar
ortasında, küçük bir Amerikan şehri gibi yükselen Ankara bu zihniyeti çok güzel
temsil eder. Ankara sun'î bir şehirdir. Değil harap köy ve köylülerden ibaret
Anadolu ile, kendi dar tabiî muhiti ile bile münasebeti yoktur. Bu şehir,
tarihî, coğrafî ve içtimaî şartların dışında, bir tasavvurun sembolü gibidir.
Bunda kahramanca bir şey olduğu inkâr olunamaz. Tarihe, coğrafyaya ve içtimaî
şartlara meydan okumak, onların empoze ettiği zaruretler dışında bir âlem
kurmağa çalışmak, eşine ancak masallarda rastlanan bir tahayyül ve iradenin
ifadesidir. Bu zaman zarfında Türkiye'de yapılan hareketler, derinlik ve
genişlik bakımından ölçülürse, hayal edilen ve ettirilmek istenilenin yanında
çok dar ve sığ kalır.
Bütün
hareketleri maziye karşı toptan bir reaksiyon olan Cumhuriyet neslinin yaşama,
düşünme ve duyma tarzlarında derin tezatlar bulunur. İlk Cumhuriyet nesli,
istibdat ve Meşrutiyet devrinde yetişmiş insanlardan mürekkepti, Maziye ait
kıymetler, onların şahsiyetlerinin temelini teşkil ediyordu, şimdi onlar
inkılâp yapmak için bu kıymetleri inkâr etmek ve yıkmak mecburiyetinde idiler.
Bu ancak zorla olabilirdi. Fakat zorlamanın da bir hududu vardır. Bu hududa
gelince, alınan yeni istikametten dönülmek istenilmezse, kendi kendini
mahvetmek veya aldatmaktan başka çare yoktur.
İçtimai
hayatta ve bizzat inkılâpçı neslin bünyesinde yaşayan maziye ait kıymetlerle,
kurulmak istenilen yeni hayata ait kıymetler, zorlama neticesi, gizli veya açık
bir çatışma vücuda getirdi. Bu çatışmanın neticelerini siyaset ve kültür
sahasında sivrilmiş şahsiyetlerimizin en küçük hareketlerinde dahi
görebilirsiniz. Atatürk alaturka musikiyi sever, fakat alafranga musikiyi
yerleştirmek için kendini, radyoyu ve mektepleri zorlar. Atatürk, Osmanlı
tarihini çok iyi bilir, eski kahramanlarımızdan birçoğuna hayrandır; fakat
saraya karşı nefreti dolayısıyla ve yakın tarihin milleti geriye çekeceğinden
korkarak, Sümerler devrine ait çok eski bir mazi hayali yaratır. Eski harflerle
dokuz asırlık bir Türk edebiyatı vardır; fakat bunların hepsi maziye ait kıymetleri
ihtiva ettiği için, harf inkılâbı ile araya kalın bir perde çekilir. Boşalan
millî kütüphane tercüme eserlerle doldurulur. Daha ileriye gidilir: Asırların
mahsulü olan Türkçe beğenilmez, yepyeni bir dil vücuda getirilmek istenilir.
Maziye karşı bu kadar şiddetli ve bu kadar cesaretli bir teşebbüse başka
yerlerde rastlanmaz.
Millî
hayatımız için çok mühim olan bu merhale, bu zaman hakkında serbest surette
düşünmenin zamanı gelmiştir. Birkaç yıldan beri, 1918'den önceki kıymet
hükümlerinden yavaş yavaş ayrıldığımızı kimse inkâr edemez. Eğer tuttuğumuz
yeni istikamette esaslı adımlar atmak istiyorsak, şimdiye kadar yapılanları
tarafsız ve dikkatli bir gözle tetkik etmemiz lâzımdır. Nesiller arasında
mevcut olduğunu söylediğimiz reaksiyon prensibi, zarurî olarak bizi gün
geçtikçe önceki nesillere karşı bir tavır almağa zorlayacaktır. İtiraf edilsin,
edilmesin bu hareket şimdiden başlamıştır.
Tenkitsiz
devirler yaşadık. Bunu tenkit devrinin takip etmesi gayet tabiîdir. Unutmayalım
ki, daima bir ideal olarak öne sürdüğümüz Batı medeniyeti tenkit sayesinde
gelişmiştir. Descartes "En bedihî olan şeylerden dahi, prensip itibarıyla
şüphe etmek ve onları dikkatle yoklamak lâzımdır" der.
İçinde
yaşadığımız devrin tezatlarını belirtmek maksadı ile, büyük Fransız tarihçisi
ve mütefekkiri Andre Siegfrid'in Garp medeniyetinin esaslarına dair ortaya
koyduğu çok vâzıh düşünceleri ölçü olarak ele alacağım.
Andre
Siegfrid, Garp medeniyetini üç temel üzerine istinat ettiriyor: 1 - Eski
Yunan'dan intikal eden akıl (serbest tenkit), 2- Hıristiyanlıktan gelen insan
şahsına hürmet duygusu (Roma bunu hukukîleştiriyor; Fransız ihtilâl siyasi
umdeler haline getiriyor), 3- On sekizinci ve on dokuzuncu asırda gelişen büyük
sanayi.
Bu
prensiplere dayanarak yirmi beş senelik Garplılaşma hareketimize bakarsak,
Cumhuriyet nesillerinin Garp'ı asla Garplıların anladığı şekilde
anlamadıklarını görürüz.
Fransız
mütefekkirinin Garp'ın temellerinden biri saydığı akıl, ki serbest tenkidi icap
ettirir ve ancak serbest tenkit sayesinde yaşar, bu devirde hiç de yüksek bir
değer olarak tanınmamış ve sevilmemiştir. Bilâkis aklın inkişafına engel olan
kuvvetli bir sansür bu devri karakterize eder, itiraf etmek lâzımdır ki,
Meşrutiyet devri, bu bakımdan Cumhuriyet devrine nazaran çok ileridir. Serbest tenkit
olmayan yerde aklın hâkim olduğunu kim iddia edebilir? Her şeyi yoklayan
Sokrat'ı ortadan kaldırın, eski Yunan medeniyetinden değerli olarak ne kalır?
Dikkat edilirse, Cumhuriyet devrinde gerçekten mütefekkir adını alacak hiçbir
büyük şahsiyet yetişmemiştir. Meşrutiyet devri hiç olmazsa Gökalp'i çıkarmıştı.
Andre
Siegfrid'in Hıristiyanlıktan geldiğini söylediği insan şahsiyetine hürmet
duygusu, eskiden halis İslâmiyet'in hâkim olduğu çağlarda, bizim cemiyetimizde
de vardı. İslâmiyet'e göre insan şahsiyetine hürmet duygusunun ne olduğunu
öğrenmek isteyenler, Yunus Emre'nin şiirlerini okusunlar. Orada Tanrı'nın bir
parçası olarak görülen insanın ulviyetini bulacaklardır. Fakat İran ve
Bizans'tan gelen istibdat an'anesi, İslâmiyet'in cevherinde olan bu asil ışığı
karartmış ve bu nur sadece gerçekten dindar olan kalplerde kalmıştır.
Cumhuriyet
devrinde, dinî duygular, yine tarihî zaruretler dolayısıyla ihmal edildiği ve
bilhassa Garp'ı taklit ederken bu fikre değer verilmediği için, insan şahsına
hürmet duygusu, çok zaafa uğramış, içtimaî hayatımızda otoriteler hakikî
şahsiyetler olmaktan ziyade, hiçbir şahsiyeti olmayan köle ve dalkavuklar
bulmaktan hoşlanmışlardır. Bu devirde, korkunç bir "aydınlar ihaneti"
ne rastlarız. Kalbini ve kafasını yitiren, etten robotlar etrafı sarar.
Garp
medeniyetinin temellerinden üçüncüsü olan büyük sanayi meselesi üzerinde fazla
durmağa lüzum görmüyoruz. Zira henüz kaba yollarını yaptırmamış, iptidaî ziraat
tekniğinden kurtulmamış bir milletin böyle bir davaya kalkması gülünç olur.
Bütün
bu tezatların en feciî şüphesiz, yaptıklarımızı serbest bir şekilde tenkit
etmekten korkarak kendi kendimizi aldatmaya çalışmamızdır. Garplı asla bunu
yapmaz. Zira bu bir milleti hayal kırıklığına doğru götüren en kısa yoldur.
Serbest tenkit olmayan bir memlekette işlerin iyi gittiğinden yüzde yüz şüphe
edebilirsiniz.
Bu
şartlar içinde yetişen ilk Cumhuriyet neslinin fikir ve edebiyat mahsullerinin
mahiyeti ve değeri nedir? Evvelâ muhtevayı ele alalım ve bu devir edebiyatının
ana temlerinin neler olduğunu araştıralım. Nesiller arasında mevcut olduğunu
söylediğimiz diyalektik, duygular sahasında da cereyan eder. Vâkıaları bu
prensibe göre tefsir edersek, harp öncesi Türk edebiyatında, Tanzimat'ın
başından beri muhtelif nesillerde ve şahsiyetlerde kuvvetli ifadelerini
bulduğumuz esaslı temlerin ya tamamen kaybolduğunu veya başka bir şekle inkılâp
ettiğini görürüz.
1-
Şinasi-Namık Kemâl-Ziya Paşa, Hâmid-Ekrem neslinin eserlerinde ehemmiyetli bir
yer işgâl eden "din duygusu", Servet-i Fünun edebiyatında ortadan
çekildikten sonra 1908'i müteakip Mehmet Âkif, Yahya Kemal, Ziya Gökalp ve daha
başka şahsiyetlerde tekrar görünür. Bu nesilde ise metafizik endişe, ahlâkî
dram, kudsiyet ve ulviyet duyguları mevcut değildir. Bu nesil dine karşı kuvvetli
bir reaksiyon içinde yetişir. Bu terbiyenin akislerini edebiyatta açıkça
görürüz. Eskilerin Allah, Peygamber ve Kur'an hakkında kullandıkları mukaddes
kelimelerin, bu devirde, fanî insanlar ve fanî işler için kullanılması dinî
duyguların dejenere oluşunun bariz bir alâmetidir. Bu devirde açıkça dinî
duygular aleyhinde edebî eserler de kaleme alınmıştır. Bu devirde yalnız Necip
Fazıl patetik bir dinî duyguyu terennüm eder. Fakat o bir nesli değil, kendi
kendini temsil eden bir şahsiyettir. Cahit Sıtkı'da da dinî duygunun zevalini
gösteren güzel parçalar vardır.
Bu
devirde din duygusunun yerini, onun tam zıddı olan bir duygu, dünya duygusu
alır. Yeni nesil bu duyguyu "hayat sevgisi", "yaşama
neşesi" gibi tabirlerle adlandırır. Andre Gide'nin "Dünya Nimetleri"
bu neslin el kitabı olur. Kendini ulvî prensiplerden koparan insan yer yüzüne
düşer. Fakat bu düşme, onu diğer sahalarda da sukût ettirir.
2
"Ruhî muhtevâdan boşalma" cereyanı, cumhuriyetin ilk neslinin diğer
duyguları üzerinde de tesirini göstermiştir. Meselâ bu devirde, Stendhal'in
"ruhî bir kristalizasyon" olarak tavsif ettiği "aşk
duygusu", yerini şehvet ve çapkınlığa terk eder. Freudizm ve Libido fikri
bu devir roman ve şiirinde mühim yer tutar.
Bu
devirde reel hayatta dahi "aşk duygusu" sukût etmiştir. Kadının
hazırlıksız ve merhalesiz olarak birdenbire hayata atılması ruhlar üzerinde bir
şok tesiri yaptı. Bunun neticesinde kadına karşı beslenen ulvî duygular ortadan
kalkar. Artık kadın ruhla dolu, erkeğin ruhunu yükselten büyük bir varlık
değil, sadece meslek arkadaşı, şehvet ve ihtirası tatmin eden bir âlettir. Bu
devirde korkunç bir zinaya ait bütün eserler tercüme olunur.
3
Aşk duygusunun bu seviyeye inmesi, kadının sokağa dökülmesi aile hakkında
beslenilen fikirleri de değiştirir. Gençler evlenmeyi, aile yuvası kurmayı
lüzumsuz bulmaya başlarlar.
"Düşman"
piyesinde olduğu gibi, evlenme müessesesi ile alay eden eserler tercüme olunur.
Dinî duygunun zevalini terennüm ettiğini söylediğimiz Cahit Sıtkı, aşk ve aile
duygularının sûkutu demek olan bekârlığa ait şiirler yazar.
"Bekârlık" müşterek bir tem haline gelir. Edebiyatta kadının ruhundan
çok vücuduna ait telmih ve tasvirler artar.
4
Bu devir edebiyatında din, aşk ve aile duyguları gibi tarih temi de sukût eder.
Tanzimat edebiyatında tarih esaslı bir mevzudur. Serveti Fünün neslinde tarih
fikri yoktur. Melankoli bu neslin gözlerini maziye ve istikbale karşı
kapamıştır, Fikret, "Tarih-i Kadim"inde beşer tarihine karşı lânetler
yağdırır. İkinci Meşrutiyet nesli tarihi yeniden canlandırır. Mehmed Âkif,
Türk-İslâm tarihini, Ziya Gökalp, eski Türk tarihini, Yahya Kemal, Selçuk ve
Osmanlı tarihini işlerler. Cumhuriyet devrinde yakın mazi ile alâkalı,
hatıraları hâlihâzıra kadar gelen canlı tarih fikri yerine milletin hafızasında
hiçbir izi olmayan sunî, uydurma bir tarih tezi ortaya atılır. Bu hareket edebî
eserlerde de bazı akisler uyandırırsa da tutmaz. Maziye karşı kuvvetli bir
reaksiyon olduğu için gençlikte târih duygusu kalmaz. Gençliği ırk tarihinden
soğutmak için edebiyat kitaplarına millî "mefahir" değil, en kötü
sahneler alınır.
5-
Din, aile ve tarih fikirleri milliyetçiliğin en mühim unsurlarını teşkil
ederler. Bunların değerlerini kaybetmesi milliyet duygularını da zaafa uğratır.
Harpten önceki Cumhuriyet nesli edebiyatında hakikî milliyetçilik fikrinin
zaafa uğradığını, edip ve şâirlerimiz için esaslı bir mevzu teşkil etmediğini
görüyoruz. Servet-i Fünun devrinde psikolojizm, milliyetçilik fikrini
uyuşturmuştu. Cumhuriyet devrinde gençliği saran hedonizm, ihsas felsefesi bu
duyguyu körletmiştir. Milliyetçilik fikrinin zaafa uğraması üzerine beynelmilel
fikirler edebiyatımıza nüfuz eder.
"İnsaniyetçilik",
"Dünya vatandaşlığı" kisvesi altında başlayan beynelmilelci neşriyat
gençliği komünizme doğru sürükler. Bu devirde Rus ihtilâlini hazırlayan bütün
edebiyat Türkçeye tercüme olunur. Bunların tesiri altında zahiren bu memlekete
bağlı gibi görünen, fakat hakikatte komünist dünya ihtilâline Türkiye'nin de
iştirakini hazırlayan, kuvvetli Rus edebiyatı çeşnisinde bir "sefalet
edebiyatı" doğar. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi şâir ve hikâyeciler
yetişir. Bugünkü genç nesil arasında açıkça komünist olanlar bulunmasa bile
bunun başlıca sebebi Türkiye'de resmen bu ideolojinin yasak edilmiş olmasıdır.
Fakat hissî ve psikolojik bakımdan komünizme mütemayil olanlar çoktur. Bu bir
hazırlığın muhassalasıdır. Bu gizli ruhî ve içtimai cereyan Türkiye'nin
istikbali bakımından pek mühimdir.
Harp
öncesi Cumhuriyet devri edebiyatı muhteva bakımından bize böyle bir manzara arz
eder görünüyor. Bu hususiyetler, harpten sonraki Türk edebiyatında da devam
etmektedir. Hürriyet havası, evvelce gizli kalan duygulara resmî bir açıklık
vermiştir. Fakat daha başka içtimaî ve fikri temayüllerin de baş gösterdiği bir
vâkıadır.
Türkiye'nin
hür milletler camiasına bağlanışı, siyasî ve içtimaî sahada derin akisler
yapmaktadır. Bu tesirlerin fikir ve edebiyat sahasına da intikal ederek
edebiyatımızın çehresini değiştirmesi pek mümkündür. Ayrıca dine, tarihe,
aileye karşı bir dönüş hareketi de başlamış bulunmaktadır. Fakat reaksiyon
henüz korkak ve iptidaîdir. Zamanla bunun olgunlaşması beklenebilir.
Bir
önceki deneme 1948 yılında yazılmıştır. O tarihten bugüne kadar Türkiye'de
siyasî ve içtimaî sahada birçok değişiklikler olmuş, yeni fikir akımları ortaya
çıkmış ve bunlar edebiyata da tesir etmiştir. Burada kısaca bunları anlatmak
istiyorum.
Bahis
konusu yazının son paragraflarında, yarına, yani bugüne tesir etmesi muhtemel
başlıca üç vâkıaya işaret olunuyordu:
1-
Türkiye'nin hür milletler camiasına girmesi, 2-Komünizmin cesur ve yaygın hale
gelmesi, 3-Dine ve tarihe dönüş.
Gerçekten
o tarihten sonra Türkiye'de bu hadiseler gelişmiş, kuvvetli akımlar haline
gelmiş, siyasî ve içtimaî hayata yeni şekiller vermiştir. İkinci Dünya
Savaşı'nda müttefiklerle beraber Nazi Almanyası'nı mağlup eden Rusya,
Balkanlar'dan Avrupa'nın ortalarına kadar geniş bir tahakküm sahası kurdu,
ajanları, mütehassısları ve iktisadî yardımlarıyla Afrika ve Asya'da
istiklâllerine kavuşan milletleri kendi tarafına çekerek dünyayı tehdit eden
bir kuvvet haline geldi. Bu durum karşısında Türkiye zarurî olarak Avrupa ve
Amerika ile askerî ve siyasî anlaşmalar yaptı. Bu münasebet, iktisadî ve sinaî
sahalara kadar genişledi. Atatürk ve İnönü devirlerinde kendi içine kapalı olan
Türkiye, bu suretle bütün dünyaya kapılarını açtı.
Bunun
kültür hayatında da büyük tesirleri olmuştur. 1950'den sonra Türkiye'ye giren
yabancı mütehassıs ve yabancı sermayenin Türk ordusu ve Türk halkı üzerindeki
tesiri inkâr olunamayacak bir vâkıadır. Bunun müspet olduğu kadar menfî
tarafları da vardır. Yaşayış, giyiniş, hattâ düşünüş tarzında sathi de olsa bir
"Amerikanlaşma" dikkat çekecek derecede bariz hale gelir. Bu yıllarda
teşekkül eden yeni bir zenginler tabakası, kendi düşmanını, komünizmi
geliştirir. Bunda hiç şüphesiz daha Cumhuriyet'in başından beri Türkiye'ye
sokulan Rus ajanlarının ve geniş hürriyet havasının da tesiri vardır. Fakat
asıl sebep köy ile şehir arasındaki tezadın çok kuvvetli bir hale gelmesi,
gelişen büyük ve küçük sanayinin köy ve kasaba halkını şehre çekerek sefil bir
proleterya yaratmasıdır.
Son
yirmi beş yıl içinde Türkiye'de büyük şehirlerin çehresi tamamıyla değişmiş,
fakir ile zenginin yan yana yaşadığı tehlikeli çevreler teşekkül etmiştir. Bu
durum Türkiye'de şimdiye kadar ciddî bir şekilde bahis konusu olmayan işçi
meselelerini doğurmuştur. Türkiye'deki işçi hareketlerini sadece komünist
propagandasına bağlamak son derece yanlış bir görüştür. Büyük şehirlerde,
"gecekondu"larda yaşayan yüz binlerce fakir ve cahil halkın
Marksizmden haberi yoktur. Fakat âcil tedbirler alınmadığı takdirde onlar
sosyal durumları ve ruh halleriyle müstakbel bir ihtilâlin kolayca tahrik
edebileceği bir kuvvet haline gelmiş bulunuyorlar.
Bunun
yanı sıra, Anadolu köy ve kasabalarından yetişen on binlerce aydın bir gençlik
kitlesinin varlığını da düşünmek lâzımdır. Bunlardan bir kısmı hayatta muvaffak
olmuşlar, yüksek mevkilere çıkmışlar, refaha kavuşmuşlardır. Fakat takip edilen
kötü maarif siyaseti dolayısıyla büyük bir kısmı gayrimemnundur. İlk ve
ortaöğretimde sağlam bir kültür ve terbiye alamamış on binlerce genç, büyük
şehirlerde gecekondu sâkinlerinden daha da tehlikeli, sosyal nizamı altüst
etmeğe hazır bir kuvvet teşkil etmektedir.
Hayatlarından
memnun olmayan bu gençlerin hepsini komünist telâkki etmek doğru değildir.
Fakat onların sefalet içinde yaşadıkları ve kendilerini okulda ve hayatta
başarıya ulaştıracak bir fikrî terbiye almadıkları da âşikârdır. Ailelerinden
getirdikleri kıymetler şimdilik onların büyük bir kısmını komünist olmaktan
alıkoymaktadır. Fakat büyük şehirlerde zamanla bu kıymetler aşınmaktadır. Acı
sefaletle korkunç ve tehlikeli komünizm arasında kalan geniş bir gençlik
kitlesi tam bir "bunalım" içindedir.
Bugünkü
Türkiye'de dikkati çeken mühim bir hadise de din okullarından yeni bir dindar
gençlik zümresinin yetişmiş olmasıdır. Atatürk ve İnönü devirlerinin yanlış
anlaşılan lâiklik telâkkisi, Cahit Sıtkı ve Orhan Veli'nin eserlerinde
görüldüğü üzere bir "boşluk hissi"' doğurmuştu. Onlar içgüdülerinden
başka bir değer tanımıyorlardı. Orhan Veli'nin:
Arzu
et sade, Bak,
Böcekler
de öyle yapıyor.
mısraları,
bu neslin hayat karşısında aldığı tavrı çok güzel ifade eder. 1934-1945 yılları
arasında, kendisini tanıtan neslin, Said Fâik, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cahid
Sıtkı ve Orhan Veli'nin eserlerinde içgüdüler mühim bir yer tutar. Bir nevi
nihilizm demek olan bu temayül, daha sonra materyalizm ve Marksizmde felsefî ve
siyasî bir muhtevaya kavuşur. Ayni temayül, kendi zıddını, dinî duyguları da
geliştirir. Bunda, daha önce kuvvetle baskı altına alınan dinî duyguların
hürriyet rejimiyle su üstüne çıkmasının da tesiri vardır.
Komünizmin
nasıl entelektüel ve halk tabakalarına göre değişen muhtelif şekil ve üslûpları
varsa, dinî temayüller de kültürlü ve cahil halka göre çeşitli şekiller alır.
1945 yılından sonra gittikçe yaygın hale gelen materyalizm ve Marksizme karşı,
dinî ve millî kıymetleri müdafaa eden yeni bir nesil yetişir. Bilhassa din ile
beraber çağdaş medeniyet kıymetlerine de büyük ehemmiyet veren milliyetçi zümre
siyasi ve içtimai sahada tesirini şiddetle hissettirir. Türk halkının aslî
temayüllerine cevap veren bu zümre, Türkiye'deki demokrasi hareketlerinde çok
mühim bir rol oynamıştır. Cahit Sıtkı ve Orhan Veli neslinden sonra yetişen
edebiyatçı neslin başlıca hususiyeti, onlara tamamıyla zıt olarak ideoloji ve
felsefeye büyük ehemmiyet vermesidir. Sadece iç-güdüleriyle yaşamak bu nesli
tatmin etmez, Onlar Batı'dan gelen yeni düşünce akımlarıyla fikrî ihtiyaçlarını
tatmine çalışırlar. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Nâzım Hikmet ile Türkiye'ye
giren Rus Marksizmi bu devirde roman, hikâye, tiyatro sahasında sosyal realizm
(toplumsal gerçekçilik) adı altında, sınıf tezadını işleyen eserler ortaya
koyar. Bunlar yüksek bir estetik kıymet taşımadığı gibi çağdaş insanın
psikolojik meselelerini de ihmal ederler.
Bu
devir Marksistleri arasında en değerli eser verenler, estetik kıymetleri
unutmayanlar, Batı'nın çeşitli felsefî ve edebî akımlarından da
faydalananlardır. 1950 yılından sonra insanın dış şartlarından ziyade derin
ruhî temayüllerini ifade eden "Gerçek-üstücülük" Türk edebiyatında da
tesirini gösterir. Marksistlerin kaba realizmlerine karşı, nesirde bile yeni
bir şiir duygusu belirir. Derin ve geniş şekilde olmasa da, bu devirde
egzistansiyalist felsefe akımı da bazı eserlere renk verir.
Batı'dan
gelen bu ideolojik, estetik ve felsefî kültürler, İkinci Meşrutiyet devrinde
millî edebiyat cereyanında olduğu gibi, hem aydın hem halk tabakasını muayyen
fikirler ve akımlar etrafında birleştiren geniş bir edebiyat hareketi
doğurmaktan ziyade dar ve kapalı edebiyat zümreleri meydana getirmişlerdir.
Bunda, bu akımların kendi mahiyetleriyle beraber, edebiyatçı neslin millî
gelenekleri tanımayışının ve yanlış dil anlayışının da rolü vardır.
Cahit
Sıtkı-Orhan Veli nesli eski yazıyı bilen ve kısmen de olsa eski kültüre âşina
son nesildir. Onlardan sonra gelenler, bin yıllık bir geleneği olan eski Türk
kültürüne tamamen yabancıdırlar. Okullara sokulan sunî dil, onlar için, yeni harflerle
aktarılmış veya yeni harflerle yazılmış fikri ve edebî eserleri de okunmaz ve
anlaşılmaz hale getirir. Uydurma bir dil ile kötü bir tercüme edası taşıyan bir
üslup yeni edebiyatın başlıca karakteristiği olur, Sait Faik, Cahit Sıtkı ve
Orhan Veli'nin eserlerinde görülen berrak Türkçe ile 1950'den sonra fazla
orijinal olma iddiası taşıyan gençlerin eserlerindeki üslûp arasında büyük bir
fark vardır. Bu sonuncular yalnız gelenekten değil, halktan da ayrılmışlardır.
Bu
devirde Rus ve Amerikan tesirleri, zaten millî kaynaklarla sıkı bağları
kalmayan Türk gençliğini tamamıyla kendi kendisine yabancı kılmıştır.
Amerika'ya giden ve orada yerleşerek memleketlerini unutan gençlerin yanı sıra,
Moskova'ya gidenler de vardır. Türkiye'de kalanlar arasında yaşayış farkı,
hayat görüşü ve zevki ile bu iki kutba bağlı olanların sayısı az değildir. Bu
parçalanışlar, pek tabiî olarak, Türkiye'ye ve millî kıymetlere bağlı olan
geniş halk kitleleriyle milliyetçi gençliği tedirgin ediyor ve daha da
kuvvetlendiriyor. Yukarıda da belirtildiği gibi, bugün Türkiye'de siyasî hayata
hâkim olan nesil, umumiyetle milliyetçilerden mürekkeptir. Onlar henüz sanat ve
edebiyat sahasında dikkate şayan eserler vücuda getirememişlerdir. Bunda din ve
milliyetçiliğin eski şekillerine bağlı kalışın büyük tesiri vardır. Fakat
gelecek yıllarda, II. Meşrutiyet devrinde olduğu şekilde, millî ruhu yeni bir
tarz ve üslûpta ifade edecek olan yeni bir millî edebiyatın doğması çok
mümkündür. Sosyal şartlar bunu zarurî kıldığı gibi görülen bazı başarılı
denemeler de şimdiden bu vâkıayı müjdeliyor.
İdeolojik
bakımdan, Batılı manada yeni bir milliyetçiliğin hangi esâslara dayanacağı ve
hangi yollardan gideceği aşağı yukarı bellidir. Bu yeni milliyetçilik
anlayışında çağdaş ilim ve teknik ile Batılı manada hürriyet ve demokrasi fikri
ön plânda geliyor. Türkiye'de bugün geniş halk kitleleri dahi bunun ehemmiyet
ve değerini anlamışlardır. Keza bu yeni milliyetçilik anlayışı, Türk milletinin
sımsıkı bağlı kaldığı dine de lâzım gelen ehemmiyeti veriyor. Yalnız, dinin
temellerine hiç dokunmamakla beraber, onun fikrî ve edebî plânda yeni bir şekil
ve üslûpta ifade edilmesine büyük bir ihtiyaç olduğu da âşikârdır. II.
Meşrutiyet devrinde Mehmet Akif'in dini duygu ve düşüncelerini nasıl yeni bir
şekilde ortaya koyduğunu biliyoruz. Cumhuriyet, devrinde, Necip Fazıl, Asaf
Halet Çelebi, daha yakın zamanlarda Selâhattin Batu, genç nesle mensup değerli
ve orijinal bir şâir olan Sezai Karakoç basma kalıp şekillere düşmeden derin
mistik temayülleri Batılı ve modern bir üslûpla ifâde etmesini bilmişlerdir.
Tarık Buğra, hikâye, roman ve piyeslerinde insan ruhunun manevî kıymetlerini
güzel bir şekilde anlatmıştır. Ankara'da "Hisar", Konya'da
"Çağrı", İstanbul'da "Hareket" ve "Diriliş" dergileri
etrafında toplanan Batılı olduğu kadar millî kıymetlere de değer veren genç ve
modern bir edebiyatçılar nesli büyük ümitler vermektedir. Bunların Batı'nın
büyük eserlerini örnek alarak kabiliyetlerini tiyatro ve roman sahalarında
denemeleri çok iyi olur.
Ziya
Gökalp'in söylediği gibi, bir millet ruhunu kaybettiği zaman millî istiklâlini
ve vatanını da kaybeder. Türkiye'yi bugün ayakta tutan halkın sımsıkı bağlı
bulunduğu tarihî ve millî kıymetlerdir. Her zaman yabancı tesirlere kendilerini
fazla kaptıran aydınlara doğru yolu gösteren de odur. Milliyetçi Türk
aydınlarına düşen vazife, Türk halkının ihtiyaç ve temayüllerini çok iyi
anlayarak düşünce ve eserleriyle onları işlemek, yüksek, derin ve ebedi
şekillere kavuşturmaktır. Cumhuriyet'in ilk devresinde halk tabakalarının
üzerinde diktatör bir idare kuran ve halkçı olmak iddiasına rağmen halka
yabancı kalan nesil, son demokrasi hareketleriyle bertaraf edilmiş, halkın
serbest olarak seçtiği kendi çocukları iş başına gelmiştir. Kültür ve edebiyat
sahasında da buna muvazi bir akımın doğması ve nesiller boyunca devam etmesi
için onun yüksek, sanatkârâne bir şekle girmesi lâzımdır. Türkiye'de bugün buna
doğru bir temayül vardır. Ve bu sevinilecek bir şeydir.
Edebiyatçı
neslin günlük siyasete değil, o siyasete istikamet veren aslî temayüllere önem
vermesi ve bilhassa bu temayülleri estetik bir şekilde ifade etmesi lâzımdır.
Millî ruh, büyük mimarî ve mûsiki eserlerinde görüldüğü üzere, ancak sağlam,
yüksek ve derin şekiller içine sokulduğu takdirde o milleti ebedi olarak
yaşatan bir kaynak haline gelir.