Alexis de Tocqueville, Amerika'da Demokrasi-I, (Çeviren: Özcan Doğan), Ankara, Doğu-Batı Yayınları, Ağustos 2015, s.441-450.
"18.
yüzyıldaki düşünürler dinsel inançların kademeli olarak zayıflamasını çok basit
bir şekilde açıklıyorlardı. Özgürlük ve aydınlanma arttıkça dinsel tutkuların
sönümlenmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ancak olayların bu teoriyle hiçbir
şekilde uyuşmaması can sıkıcı olsa gerektir.
Avrupa’daki
bir toplumun inançsızlığı onun cehaleti ve ahmaklığıyla aynı düzeydedir; oysaki
Amerika’da, dünyadaki en özgür ve en aydın toplumlardan birinin bütün temel
dinsel görevleri tutkuyla yerine getirdiğini görüyoruz.
Birleşik
Devletler’e vardığımda dikkatimi çeken ilk şey ülkenin dindar niteliğiydi.
Seyahatim uzadıkça, bu yeni durumlardan kaynaklanan büyük siyasal sonuçları
fark etmeye başladım.
Bizim
toplumumuzda din anlayışı ile özgürlük anlayışının neredeyse her zaman zıt
yönlerde ilerlediğini görmüştüm. Amerika’da ise bu ikisinin sıkı sıkıya
birbiriyle birleştiğine tanık oldum; ikisi birlikte aynı topraklarda hüküm sürüyordu.
Bu olgunun nedenlerini öğrenme isteğim her geçen gün artıyordu. Bunu
anlayabilmek için farklı dinî topluluklardaki insanlarla konuştum; özellikle
bir din adamları topluluğu arıyordum, zira bunlar farklı inançlara hâkimlerdi
ve dinlerin varlığını sürdürmesi onlara bireysel bir yarar sunuyordu. İnandığım
din beni özellikle Katolik din adamlarına yaklaştırdı ve aralarından birçoğuyla
içten diyebileceğim bir ilişki kurmam uzun sürmedi. Her birine yaşadığım
şaşkınlığı anlattım ve aklımdaki kuşkuları paylaştım; bütün bu insanların
yalnızca bazı ayrıntılar konusunda birbirlerinden ayrıldığını gördüm. Fakat
hepsi şu konuda hemfikirdi: Yaşadıkları ülkede dinin sahip olduğu dingin güç her
şeyden önce din ile devletin birbirinden tamamen ayrı olmasına dayanıyordu.
Amerika’da kaldığım süre boyunca karşılaştığım herkesin, ister dindar ister
seküler olsun, bu konuda aynı düşünceyi paylaştığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Bunu
fark ettikten sonra, Amerika’daki din adamlarının siyasal toplum içerisinde
sahip oldukları konumu daha dikkatli bir biçimde incelemeye başladım. Din
adamlarının hiçbir kamusal görevde bulunmadıklarını öğrenmek beni şaşırttı. Yönetim
kadrolarında tek bir din adamı bile göremedim ve bu insanların siyasal
meclislerde dahi temsil edilmediklerini fark ettim.
Birçok
eyalette, yasalar din adamlarına siyasi kariyer yapma imkânı tanımıyordu; bütün
eyaletlerde ise bizzat kamuoyu bunu istemiyordu.
Din
adamlarının kendi şahsi düşüncelerini öğrenmek istediğimdeyse, birçoğunun
gönüllü olarak iktidardan uzak duruyor gibi bir izlenim verdiğini ve hattâ
iktidara yabancı kalmayı meslekî bir saygınlık olarak algıladığını gördüm.
Hırsı ve kötü niyeti, dayandıkları siyasal fikirler ne olursa olsun şiddetle
mahkûm ettiklerini duydum. Bu din adamlarını dinlerken, fikirlerinde samimi
olmaları durumunda insanların bunlardan dolayı Tanrı’nın gözünde mahkûm
edilemeyeceğini; yönetim konusunda yanılgıya düşmenin evini yaparken ya da
tarlasını ekerken yanlış yapmaktan daha büyük bir günah olmadığını öğrendim.
Bütün siyasal partilerden özenle uzak durduklarını ve bireysel çıkar tutkusuyla
onlarla temas kurmaktan kaçındıklarını gördüm.
Tanık
olduğum bu manzaralar, bana söylenenlerin doğru olduğunu açıkça ortaya koydu.
Bu noktadan sonra olaylardan nedenlere yönelmek istedim: Bir dinin görünürdeki
gücünü azaltmak suretiyle onun gerçek gücünün nasıl arttırıldığını kendi
kendime sordum ve bunu anlamanın çok da zor olmadığım düşündüm.
Altmış
yıl gibi kısa bir süre insanın tüm imgelemini asla kapsayamaz; bu dünyadaki
yarım yamalak zevkler onun kalbini asla doyuramaz. Bütün varlıklar içinde,
insan hem var olmaya karşı doğal bir tiksinti duyan hem de var olma arzusuyla
dolup taşan tek varlıktır; yaşamı küçümser ama hiçlikten de ölesiye korkar. Bu
farklı dürtüler onun ruhunu her an başka bir dünyayı temaşa etmeye iter ve bunu
yapmasını mümkün kılan şey inançtır.
Dolayısıyla
inanç, kendine özgü bir umut etme biçimidir ve insan ruhu için en az umudun
kendisi kadar doğaldır. Aklın yolundan sapmasıyla ve insan doğasına baskı yapan
manevi bir
gücün
etkisiyle, insanlar dinî inançlardan uzaklaşır; karşı konulamaz bir eğilim
onları buna sürükler. İnançsızlık bir tür kazadır; inanmak ise insanlığın
kalıcı vaziyetidir.
İnançları
salt İnsanî bir bakış açısıyla değerlendirirsek, bütün inançların gücünü
insanlardan aldığını ve bu gücün insanlarda hiçbir zaman eksik olmadığını,
çünkü bu gücün insan doğasının yapısal ilkelerinden birine dayandığını
söyleyebiliriz.
Dinin
kendine özgü bu gücü yasaların yapay gücüyle ve toplumu yöneten maddi güçlerin
desteğiyle birleştirdiği bazı dönemlerin olduğunu biliyorum. Dünyadaki iktidar
biçimlerine
sıkı
sıkıya bağlı olan, iman ve korku yoluyla ruhlara hükmeden dinlerin olduğunu
gördük; fakat bir din böyle bir ittifak kurduğu zaman, çekinmeden diyebilirim
ki o din tıpkı bir insan gibi davranır: Bugün için geleceği feda eder ve
kendisine dayanmayan bir güce sahip olmak suretiyle kendi meşru iktidarını
tehlikeye atar.
Bir
din tüm insanların ruhunu aynı şekilde kuşatan ölümsüzlük arzusunu kendi
iktidarının yegâne dayanağı kıldığı zaman, o din evrensel olmayı
hedefleyebilir; fakat bir yönetimle birleşmeye çalıştığında, yalnızca bazı
toplumlar için uygun olan düşünceleri benimsemesi gerekir. Bu bağlamda, siyasal
bir iktidarla ittifak kurduğunda, din bazı insanlar üzerindeki etkisini arttırır
ama herkese hükmetme şansını yitirir.
Bir
din her türden yoksunluğun tesellisi olan birtakım duygulara dayanmakla
yetindiği sürece insanlığın kalbini fethedebilir. Bu dünyanın yıkıcı
hırslarıyla iç içe geçtiği zaman, din sevgiden ziyade çıkarlar nedeniyle
kendisiyle ittifak kuran insanları savunmaya zorlanır bazen. Bir yandan ittifak
kurduğu kişilerle mücadele ederken, diğer yandan kendisine hâlâ sevgi besleyen
insanları birer düşman gibi reddetmesi gerekir. O halde, din iktidarların maddi
gücünü paylaştığı zaman, o iktidarların yaratacağı bazı nefret duygularının
sorumlusu olmaktan kurtulamaz.
Temeli
çok sağlam görünen siyasal iktidarların geleceğinin tek garantisi belli bir
kuşağın düşünceleri, bir toplumun çıkarları ve çoğu zaman her bir insanın
yaşamıdır. Bir yasa tamamen değişmez ve çok sağlam gibi görünen bir toplumsal
düzeni değiştirebilir; ve onunla birlikte her şey değişir.
Toplumun
bütün güçleri şu veya bu ölçüde geçicidir, tıpkı yeryüzünde geçirdiğimiz yıllar
gibi; yaşamın farklı ihtiyaçları gibi hızla birbirini takip ederler; insan
ruhunun değişmez niteliklerine dayanan ya da sonsuz bir yararlılık düşüncesi
üzerine kurulu olan tek bir yönetim biçimi görülmemiştir.
Bir
din tarih boyunca kendini aynı şekilde var eden duygulardan, dürtülerden ve
arzulardan gücünü alırsa (ve bu durum ne kadar uzun sürerse), o din zamana
meydan okuyabilir ya da yalnızca başka bir din tarafından yok edilebilir. Ancak
din dünyevi amaçlara dayanmaya çalışırsa, neredeyse dünyadaki tüm güçler kadar
kırılgan hale gelir. Yalnız başına hareket ettiğinde ölümsüz olmayı umabilir;
ama geçici güçlerle ittifak kurduğunda o güçlerin kaderini paylaşır ve onları
ayakta tutan anlık tutkularla birlikte son bulur.
Demek
ki, farklı siyasal güçlerle birleştiğinde, dinin kurduğu ittifaklar çok
külfetli olacaktır. Dinin ayakta kalmak için bu siyasal güçlerin yardımına
ihtiyacı yoktur; bunlardan yararlanmaya kalktığında kendisini bitirebilir.
Bahsettiğim
bu tehlikeler her zaman mevcuttur, ama her zaman aynı şekilde belirgin
değildir.
İktidarların
ölümsüzmüş gibi göründüğü dönemler vardır, öte yandan toplumun varlığının bir
insanın yaşamından daha kırılgan olduğu dönemler de vardır.
Bazı
anayasalar yurttaşları miskin bir uyku halinde tutar; bazılarıysa onları ateşli
bir hareketliliğe sevk eder.
Hükümetler
çok güçlü ve yasalar çok sağlam göründüğü zaman, insanlar dinin iktidarla
birleşmek suretiyle karşı karşıya kalabileceği tehlikeleri hiç fark edemezler.
Hükümetler
çok zayıf ve yasalar çok istikrarsız olduğunda, tehlike kimsenin gözünden
kaçmaz; ama böyle bir anda kurtulmak için zaman kalmaz genellikle. O halde
tehlikeyi uzaktan sezmeyi öğrenmek gerekir.
Bir
ülke demokratik bir toplumsal hüviyet kazandığında ve insanlar cumhuriyete
yöneldiğinde, dini siyasal iktidara bağlamak çok daha tehlikeli hale gelir;
zira gücün elden ele geçtiği, siyasal teorilerin birbirinin yerini aldığı,
insanların, yasaların ve anayasaların sürekli değiştiği ya da ortadan kalktığı
zamanlar gelmek üzeredir ve bu durum bir süreliğine değil, her zaman devam
eder. İstikrarsızlık ve çalkantılar demokratik cumhuriyetlerin doğasında
vardır, tıpkı değişmezliğin ve hareketsizliğin mutlak monarşilerin doğasında
olması gibi.
Dört
yılda bir devlet başkanını değiştiren, iki yılda bir yasama erkini yeniden
belirleyen, yerel yöneticileri her yıl değiştiren ve siyasal dünyayı
yenilikçilerin denemelerine terk eden Amerikalılar dini siyaset dünyasının
dışında tutmasalardı, insanların sürekli değişen düşünceleri içinde din nereye
tutunabilirdi? Parti kavgalarının ortasında, dine gereken saygı nerede kalırdı?
Etrafındaki her şey çürürken, din ölümsüzlüğünü koruyabilir miydi?
Amerikalı
din adamları bu gerçeği herkesten önce görmüş ve buna uygun hareket
etmişlerdir. Siyasal bir güç elde etmek istiyorlarsa, dinin etkisinden vazgeçmeleri
gerektiğini anlamışlardır; iktidarın kusurlarına ortak olmaktansa, onun
desteğinden yoksun kalmayı tercih etmişlerdir.
Amerika’da
din bazı dönemlerde ve bazı toplumlarda olduğu kadar güçlü olmayabilir, ama
yarattığı etki daha uzun vadelidir. Kendi özgül güçlerine indirgenmiştir, ama
bu güçleri kimse ondan alamaz; yalnızca tek bir alanda etkilidir, ama o alanı
baştan sona kateder ve kolaylıkla hükmeder.
Avrupa’da
her taraftan seslerin yükseldiğini duyuyorum; inançların yok olmaya yüz tutması
insanları üzüyor ve dine eski gücünü kısmen de olsa kazandırmak için ne yapmak
gerektiğini
sorup
duruyorlar.
Bana
göre, her şeyden önce günümüzde insanların inanç konusundaki doğal durumunun
ne olduğunu dikkatli bir şekilde araştırmak gerekiyor. Böylece, neleri umut
edip nelerden korkmamız gerektiğini bilerek, hangi yönde çaba sarf etmemiz gerektiğini
net bir biçimde anlarız.
Dinlerin
varlığını tehdit eden iki büyük tehlike var: Dinin özünden sapmak ve dine
ilgisiz kalmak.
Çalkantılı
dönemlerde insanların bazen inançlarını terk ettikleri olur; ama bir dini ancak
başka bir dine bağlanmak için bırakırlar. İnancın nesnesi değişir, ama kendisi
asla ölmez. Eski din bütün kalplerde büyük bir sevgi ya da dinmez bir nefret uyandırır;
bazıları öfkeyle onu terk ederken, bazılarıysa yeni bir coşkuyla ona bağlanır;
inançlar değişir, ama inançsızlık diye bir
şey
bilinmez.
Ancak,
bir dinî inanç olumsuz diyebileceğim öğretilerle yavaş yavaş bozulduğunda çok
farklı bir durum ortaya çıkar; zira bu öğretiler bir inancın yanlışlığını
savunurken başka bir inancın doğruluğunu göstermiş olmazlar. O zaman insanların
ruhunda büyük devrimler yaşanır; kendileri buna isteyerek katkıda bulunmuş gibi
görünmezler ve hattâ böyle bir şeyden şüphe bile duymazlar. Bir nevi
unutkanlıkla en güzel umutlarının ellerinden kaçıp gitmesine izin veren
insanlar görürüz. Savaşmaya cesaret edemedikleri ve istemeyerek boyun eğdikleri
amansız bir akıma kapılan bu insanlar gönül verdikleri inançları terk eder ve
kendilerini umutsuzluğa sürükleyen şüphenin peşinden giderler.
Yukarıda
betimlediğimiz dönemlerde, insanlar inançlarını nefret yüzünden değil,
hissiyatsızlık yüzünden kaybederler; inançlarını bilerek reddetmezler,
inançları onları terk eder. Gerçek dine inanmayı bıraksa bile, inançsız insan
onu faydalı bulmaya devam eder. Dinsel inançları İnsanî bir gözle
değerlendirdiğinde, bu inançların ahlâki değerler üzerindeki hâkimiyetini ve
yasalar üzerindeki etkisini kabul eder. İnsanları nasıl barış içinde
yaşattıklarını ve onları nasıl yavaşça ölüme hazırladıklarını anlar. O zaman
inancını kaybettiği için üzülür; değerini çok iyi bildiği bir şeyden yoksun
kaldıktan sonra, henüz ona sahip olmaya devam edenleri ondan yoksun bırakmaktan
korkar.
Diğer
yandan, inanmaya devam eden insan kendi inancını başkalarına açmaktan çekinmez.
Kendisindeki
umudu paylaşmayan insanları rakip olarak görmekten ziyade, onlara bedbaht kimseler
olarak bakar. Onlar gibi hareket etmeden saygılarını kazanabileceğini bilir;
kimseyle bir savaşım içinde değildir; yaşadığı toplumu dinin azgın düşmanlara
karşı durmaksızın savaşmak zorunda olduğu bir arena olarak görmediğinden,
kendi çağdaşı olan insanların zayıflıklarını mahkûm edip hatalarına üzülmekle
birlikte onları sever.
İnanmayanlar
inançsızlıklarını gizler, inananlar inançlarını açığa vurur; bu durum dinin
lehine olarak bir toplumsal kanının gelişmesini sağlar; insanlar dini sever,
savunur, yüceltir; dinin
aldığı
yaraları görebilmek içinse insanların ruhunun derinliklerine bakmak gerekir.
Dinî
duyguların asla terk etmediği insanlar kendilerini mevcut inançlardan
uzaklaştıran herhangi bir şey görmezler. Öteki dünyada yaşama arzusu bu
insanları zahmetsizce dine yöneltir; kalpleri iman hükümleriyle ve teselliyle
doldurur.
Bu
manzaranın bizlere uygun olmamasının nedeni nedir?
Bizim
toplumumuzda, Hıristiyan dinine inanmayı bıraktıktan sonra hiçbir dine
inanmayan insanlar görüyoruz. Diğer yandan, şüphe içinde kalan ve halihazırda
artık inanmıyormuş gibi görünen başka insanlarla karşılaşıyoruz. Bunun da
ötesinde, hâlâ inanmaya devam eden ama bunu söylemeye cesaret edemeyen Hıristiyanlara
tanık oluyoruz.
Bu
ılımlı dostların ve ateşli rakiplerin ortasında, bütün engellere meydan okumaya
ve inançlarına yönelik bütün tehlikeleri küçümsemeye hazır küçük bir dindarlar
topluluğu görüyorum.
Bu
insanlar ortak kanının ötesine geçebilmek için insanların zayıflığına
saldırdılar. Bu çabayla hareket ettiklerinden, artık nerede durmaları
gerektiğini bile bilmiyorlar. Kendi vatanlarında, özgürlüğe kavuşan insanların
yaptığı ilk şeyin dine saldırmak olduğunu gördüklerinden, çağdaşları olan
insanlardan korkuyor ve onların savunduğu özgürlük anlayışından dehşetle uzaklaşıyorlar.
İnançsızlık onlar için yeni bir şey gibi göründüğünden, yeni olan her şeye aynı
nefretle bakıyorlar. Dolayısıyla yaşadıkları yüzyılla ve vatanlarıyla savaş
halindeler; savunulan her türlü düşünceyi dinin kaçınılmaz bir düşmanı olarak
görüyorlar.
Günümüzde
insanların din konusundaki doğal tutumu bu olmasa gerek.
Bizim
toplumlarımızda, insan aklının kendi eğilimlerini izlemesini engelleyen ve onu
normalde durması gereken sınırların ötesine iten özel ve rastlantısal bir neden
söz konusudur. Kesin olarak inanıyorum ki, bu özel ve rastlantısal neden, din
ile siyasetin iç içe geçmesidir.
Avrupa’daki
inançsız insanlar Hıristiyanları dindar bir rakipten ziyade siyasi düşmanlar
olarak görüyorlar. Yanlış bir düşünce olduğu için değil, sanki bir partinin
görüşü olduğu için dinden nefret ediyorlar. Bir din adamına karşı çıkmalarının
nedeni onu Tanrı’nın bir temsilcisi değil, iktidarın dostu olarak görmeleridir.
Avrupa’da
Hıristiyanlık kendisinin dünyevi güçlere sıkı sıkıya bağlanmasına izin
vermiştir. Günümüzde bu güçler artık düşmektedir ve Hıristiyanlık âdeta onların
yıkıntıları altında kalmıştır. Ölümsüz bir şeyi
ölümlü şeylere bağlamak istediler; ama onu tutan bağları kestiğinizde
yeniden ayağa kalkacaktır.
Avrupa’daki
Hıristiyanlığı yeniden genç kılmak için neler yapmak gerektiğini bilmiyorum.
Bunu sadece Tanrı yapabilir; ama en azından, dinin halihazırda muhafaza ettiği
bütün olanaklarını kullanmasına izin vermek insanların elindedir."