23 Haziran 2017 Cuma

Eksik Teşhis ve Tedavi - Nedensellik Bağı - İyileşme İhtimalinin Kesin Olmayışının Komplikasyon Anlamına Gelmeyebileceği

 v Doğru teşhis ve tedavi uygulanmasına rağmen, hastanın iyileşmeme ihtimalinin mevcut olması; yanlış ve/veya eksik teşhis ve tedavini ile ölüm arasında illiyet bağı bulunması halinde gerçekleşen olumsuz neticenin malpraktis olarak nitelenmesine engel olmaz.  Doğru teşhis ve tedavi uygulansa dahi, hastanın kurtulmasının kesin olmadığının tespit edilmesi, malpraktis olgusunu komplikasyona dönüştürmemektedir. (E.D.)
T.C.

YARGITAY

12. CEZA DAİRESİ

E. 2014/9296

K. 2015/5790

T. 2.4.2015

DAVA : Taksirle öldürme suçundan sanığın mahkumiyetine dair hüküm, sanık müdafii tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Sanığın aile hekimi olarak görev yaptığı, olay tarihinde ise ... Bakımevi'nde acil nöbeti tuttuğu, 18 aylık bebek ...'ın 08/03/2009 tarihinde ... devlet hastanesine ateş, ishal ve kusma şikayetleri ile götürüldüğü, muayenesinin ardından reçete yazılarak evine gönderildiği, ölenin şikayetlerinin devam etmesi nedeni ile 09/03/2009 tarihinde ailesinin tekrar ... Hastanesine başvurduğu, burada Isparta doğumevi acil polikinliğine başvuru önerisinde bulunulduğu, ailenin 09/03/2009 saat 19:00 sıralarında ... Bakımevi'ne başvurduğu, yapılan tedavi ve tetkiklerin ardından reçete düzenlenerek evine gönderildiği, ölenin ailesi tarafından 10/03/2009 tarihinde tedavisi için Isparta iline götürüldüğü sırada yolda öldüğü olayda; sanık hakkında başlatılan soruşturmada 4483 Sayılı yasa uyarınca soruşturma izni verilmemesine dair kararın idari yargı merciince sanık hakkındaki soruşturmanın 4483 Sayılı Kanun hükümlerine tabi olduğu kabul edilerek kusurlu bulunduğu gerekçesiyle taksirle öldürme suçundan yargılanmak üzere kaldırıldığı,...İhtisas Kurulu'nun 27/10/2010 tarihli raporunda; tıbbi belgelerde kayıtlı veriler ile otopside saptanan bulgulara göre çocuğun ölümünün akut gastroenterit, dehidratasyon ve komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu, süt çocuğu döneminde mevcut olan kusma ve ishal gibi semptomların çocuğun genel durumunda hızla bozulmaya neden olabileceğinin tıbben bilinmesi ve otopside de deri turgür tonusunda bozulma ve göz kürelerinin dehidrate durumunda olduğunun da bildirildiği dikkate alındığında, çocuğun 09/03/2009 tarihinde sevk ile gönderildiği ...Bakım Evinde yatırılarak izleme alınmaması ve dehidratasyona yönelik tedavisine başlanmamış olmasının bir eksiklik olduğunun mütalaa olunduğu, ... Tıp Fakültesi ...Anabilim Dalı'nın 23/06/2011 tarihli raporunda; cilt turgor ve tonusunun hafif azalmış olduğu belirtilmiş bulunmasına göre, çocuğun ağır dehidratasyon tanısı alamayacağı, hafif veya orta derecede dehidratasyon tanısı konabileceği, bu durumdaki çocuk için yapılan ilaç önerisi, hastalıkla ilgili bilgilendirme ve poliklinik kontrolüne çağırılması işlemlerinin tıp kurallarına uygun olduğu, sanığın yaptığı işlemlerle ölüm arasında nedensellik bağı bulunmadığının bildirildiği, iki rapor arasında çelişki olması üzerine...Genel Kurulu'nun 03/05/2012 tarihli raporunda, ölenin akut gastroenterite bağlı dehitratasyon, intertisyel pnömoni ve gelişen komplikasyonlar sonucu öldüğünün tespit edildiği, sanığın, kusma ve 10-15 kez ishal sebebiyle iki gündür hastaneye iki kez götürülme ifadesiyle bebeğin muayenesini ve tetkiklerini yaptığı, fakat yatırılarak izleme alınmaması ve dehidratasyona yönelik tedavisinin başlanmamış olmasının bir eksiklik olduğu, ancak bebeklik çağı gastroenteritlerin hızla ilerleyerek ölüme neden olabileceği tıbben bilindiğine göre, tanı konularak uygun tedavi başlanmış olması durumunda da bebeğin kurtulmasının kesin olmadığının oy çokluğu ile mütalaa olunduğu dosyada, ancak doğru tanı konularak uygun tedaviye başlanmış olması halinde ölümün meydana gelmesi durumunda ölümün komplikasyon olarak değerlendirileceği, hiç bir tıbbi müdahalede şifa garantisi bulunmadığı kabul edilmekle birlikte meydana gelen ölümle tedavi ve teşhisteki eksiklik arasında illiyet bağı bulunması halinde bunun komplikasyon olarak değil malpraktis olarak değerlendirilmesi gerektiği, dolayısıyla mahkemenin kabulünde isabetsizlik bulunmadığı bebeğin kurtulmasının kesin olmadığı şeklindeki tespitinde malpraktis olgusunu değiştirmeyeceği ve sanığın meydana gelen ölümden sorumlu tutulmasını engelleyecek bir değerlendirme olarak kabul edilemeyeceği anlaşılmakla,

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık ve müdafiinin sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;

Sanık hakkında hükmedilen 2 yıl 1 ay hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi sırasında birim gün sayısının belirtilmemesi suretiyle 5271 Sayılı CMK'nın 232/6. maddesine ve TCK'nın 52/3. maddelerine aykırı davranılması ve sanık hakkında hükmedilen hapis cezası, adli para cezasına çevrilirken, 22.800 TL yerine, hesap hatası sonucu 22.650 TL olarak belirlenmesi suretiyle, eksik ceza tayin edilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı olup, hükmün bu sebeple 5320 Sayılı Kanun'un 8. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 Sayılı CMUK'un 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA; ancak, yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu konuda, aynı Kanunun 322. maddesi gereğince karar verilmesi mümkün bulunduğundan, aynı maddenin verdiği yetkiye istinaden, hüküm fıkrasının 4. paragrafındaki “aynı kanunun 52. maddesinin 1. ve 2. fıkralarına göre” ibaresinden sonra gelmek üzere “760 GÜN ADLİ PARA CEZASINA ÇEVRİLMESİNE” ibaresinin eklenmesi, “22.650 TL” ibaresinin “22.800 TL” olarak değiştirilmesi suretiyle, sair yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 02.04.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Ziynet Eşyası - İspat Yükü

Aşağıda alıntılanan kararda, ziynet eşyalarına ilişkin ispat yükü hususunda  Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2012/6-1849 Karar No: 2013/1006  03.07.2013  tarihli kararından ayrılan, daha isabetli bir çözüm tarzını benimsemiştir. 

8. HUKUK DAİRESİ E. 2015/9253 K. 2017/356 T. 17.1.2017

DAVA : Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü:
KARAR : Davacı R. D. vekili, dava dilekçesinde ziynet eşyaları ve çeyiz eşyalarının bedelleri ile evlilik birliği içinde edinilen taşınmazın değerinin yarısının davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep ve dava etmiş, harca esas değeri 10.000 TL olarak belirtmiştir. Davacı vekili, 30.12.2014 tarihli dilekçe ile talep miktarını artırarak toplam 29.194,25 TL alacağın davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep etmiştir.
Davalı E. Ö. vekili, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın kabulü ile, 2.502,00 TL çeyiz eşyası alacağı, 12.725,00 TL ziynet alacağı ve 13.967,25 TL taşınmaz nedeni ile katılma alacağı olmak üzere toplam29.194,25 TL alacağın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir..
1. Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine, takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2. Davacının ziynet alacağına yönelik temyiz itirazlarına gelince;
Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı HMK m. 33). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, mal rejimin tasfiyesinden kaynaklanan alacak, ziynet ve çeyiz eşyalarının aynen, bunun mümkün olmaması halinde değerinin nakden davalıdan tahsili isteğine ilişkindir.
Uyuşmazlık, davacıya ait olan ziynet eşyalarının davalıda kalıp kalmadığı hakkındadır.
Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesi hükmü uyarınca; kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden kimseye düşer.
Hayatın olağan akışına göre olağan olan, ziynet eşyasının kadının üzerinde olması ya da evde saklanması, muhafaza edilmesidir. Ziynet eşyalarının, davalı tarafın zilyetlik ve korunmasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz.
Diğer taraftan, ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen eşyalardandır. Bu nedenle evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi, gizlemesi her zaman mümkün olduğu gibi, evden ayrılırken üzerinde götürmesi de mümkündür. Bunun sonucu olarak, normal koşullarda ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir. Bu durumda, ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, davacı kadının ispatlaması gerekir.
Somut olayda; davacı ziynetlerin davalıda kaldığını, davalı ise ziynetleri davacının götürdüğünü ileri sürmektedir.
Yargılama sırasında dinlenen davacının tanığı babasının beyanında; kızının çağırması üzerine evine gittiklerini, kızının evde yalnız olduğunu, daha sonra davalının anne ve babasının geldiğini, sonra da davalının geldiğini, konuştuklarını, ağız münakaşası yaşadıklarını, herhangi bir başka kavga olmadığını, kızının kıyafetlerini dahi alamadan evden ayrıldıklarını, daha sonra kıyafetlerini almaya gittiklerini beyan ettiği; davacı tanığı kardeşinin beyanında; babası ile birlikte kardeşinin evine gittiklerini, gittiklerinde davalının evde olduğu, moral bozukluğu ile küçük bir poşete bir kaç kıyafet koyduğu, başka eşya almadığını beyan ettiği; davalı tanığı davalının annesinin beyanında; davacının babasının arayarak eve çağırdığını, Kastamonu'dan Zonguldak'a gittiklerinde gelinin üç valiz, 1 koli eşya hazırladığını, hazırladıkları eşyaları alarak gittiklerini beyan ettiği; davalı tanığı davalının babasının beyanında; davalının evine gittiklerinde davacının eşyalarını topladığını, 2 valiz 2 koli hazırladığını, oğlunu arayarak oğlunun işyerinden geldiğini, davacının ellerini öperek evden ayrıldığını, üzerinde gerdanlığı ve bileziklerinin olduğunu beyan ettiği, diğer taraf tanıklarının görgüye dayalı beyanlarının olmadığı anlaşılmıştır.
Tüm dosya kapsamına ve dinlenen taraf tanık beyanlarına göre, davacının müşterek evden hiç bir şey alamadan ayrılmak durumunda kaldığına ve ziynet eşyalarının götürülmesine engel olunduğuna yönelik bir olay yaşanmadığı, hatta davacının ailesinin ve davalının ailesinin müşterek eve gelmesi için belli bir zaman geçtiği, bu sırada davacı kadının evde tek olduğunun anlaşıldığı, evden ayrılırken ziynet eşyalarını üzerinde götürmesi de mümkün olduğundan, davacının da aksini mevcut delillerle ispatlayamadığı anlaşıldığından ziynet alacağına yönelik talebin reddine karar verilmesi gerekir. Bu yön gözetilmeden delillerin hatalı değerlendirilerek davacının iddiasını ispat ettiği düşünülerek ziynetler yönünden istemin kabulü doğru olmadığından kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarda (2) nolu bentte gösterilen sebeplerle 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3.maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA; diğer temyiz itirazlarının yukarda (1) nolu bentte gösterilen sebeplerle reddine, taraflarca HUMK'nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 17.01.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


9 Haziran 2017 Cuma

Amerika’da Dini Güçlü Kılan Temel Nedenler- Alexis de Tocqueville

Alexis de Tocqueville, Amerika'da Demokrasi-I, (Çeviren: Özcan Doğan), Ankara, Doğu-Batı Yayınları, Ağustos 2015, s.441-450.

"18. yüzyıldaki düşünürler dinsel inançların kademeli olarak zayıflamasını çok basit bir şekilde açıklıyorlardı. Özgürlük ve aydınlanma arttıkça dinsel tutkuların sönümlenmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ancak olayların bu teoriyle hiçbir şekilde uyuşmaması can sıkıcı olsa gerektir.
Avrupa’daki bir toplumun inançsızlığı onun cehaleti ve ahmaklığıyla aynı düzeydedir; oysaki Amerika’da, dünyadaki en özgür ve en aydın toplumlardan birinin bütün temel dinsel görevleri tutkuyla yerine getirdiğini görüyoruz.
Birleşik Devletler’e vardığımda dikkatimi çeken ilk şey ülkenin dindar niteliğiydi. Seyahatim uzadıkça, bu yeni durumlardan kaynaklanan büyük siyasal sonuçları fark etmeye başladım.
Bizim toplumumuzda din anlayışı ile özgürlük anlayışının neredeyse her zaman zıt yönlerde ilerlediğini görmüştüm. Amerika’da ise bu ikisinin sıkı sıkıya birbiriyle birleştiğine tanık oldum; ikisi birlikte aynı topraklarda hüküm sürüyordu. Bu olgunun nedenlerini öğrenme isteğim her geçen gün artıyordu. Bunu anlayabilmek için farklı dinî topluluklardaki insanlarla konuştum; özellikle bir din adamları topluluğu arıyordum, zira bunlar farklı inançlara hâkimlerdi ve dinlerin varlığını sürdürmesi onlara bireysel bir yarar sunuyordu. İnandığım din beni özellikle Katolik din adamlarına yaklaştırdı ve aralarından birçoğuyla içten diyebileceğim bir ilişki kurmam uzun sürmedi. Her birine yaşadığım şaşkınlığı anlattım ve aklımdaki kuşkuları paylaştım; bütün bu insanların yalnızca bazı ayrıntılar konusunda birbirlerinden ayrıldığını gördüm. Fakat hepsi şu konuda hemfikirdi: Yaşadıkları ülkede dinin sahip olduğu dingin güç her şeyden önce din ile devletin birbirinden tamamen ayrı olmasına dayanıyordu. Amerika’da kaldığım süre boyunca karşılaştığım herkesin, ister dindar ister seküler olsun, bu konuda aynı düşünceyi paylaştığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Bunu fark ettikten sonra, Amerika’daki din adamlarının siyasal toplum içerisinde sahip oldukları konumu daha dikkatli bir biçimde incelemeye başladım. Din adamlarının hiçbir kamusal görevde bulunmadıklarını öğrenmek beni şaşırttı. Yönetim kadrolarında tek bir din adamı bile göremedim ve bu insanların siyasal meclislerde dahi temsil edilmediklerini fark ettim.
Birçok eyalette, yasalar din adamlarına siyasi kariyer yapma imkânı tanımıyordu; bütün eyaletlerde ise bizzat kamuoyu bunu istemiyordu.
Din adamlarının kendi şahsi düşüncelerini öğrenmek istediğimdeyse, birçoğunun gönüllü olarak iktidardan uzak duruyor gibi bir izlenim verdiğini ve hattâ iktidara yabancı kalmayı meslekî bir saygınlık olarak algıladığını gördüm. Hırsı ve kötü niyeti, dayandıkları siyasal fikirler ne olursa olsun şiddetle mahkûm ettiklerini duydum. Bu din adamlarını dinlerken, fikirlerinde samimi olmaları durumunda insanların bunlardan dolayı Tanrı’nın gözünde mahkûm edilemeyeceğini; yönetim konusunda yanılgıya düşmenin evini yaparken ya da tarlasını ekerken yanlış yapmaktan daha büyük bir günah olmadığını öğrendim. Bütün siyasal partilerden özenle uzak durduklarını ve bireysel çıkar tutkusuyla onlarla temas kurmaktan kaçındıklarını gördüm.
Tanık olduğum bu manzaralar, bana söylenenlerin doğru olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu noktadan sonra olaylardan nedenlere yönelmek istedim: Bir dinin görünürdeki gücünü azaltmak suretiyle onun gerçek gücünün nasıl arttırıldığını kendi kendime sordum ve bunu anlamanın çok da zor olmadığım düşündüm.
Altmış yıl gibi kısa bir süre insanın tüm imgelemini asla kapsayamaz; bu dünyadaki yarım yamalak zevkler onun kalbini asla doyuramaz. Bütün varlıklar içinde, insan hem var olmaya karşı doğal bir tiksinti duyan hem de var olma arzusuyla dolup taşan tek varlıktır; yaşamı küçümser ama hiçlikten de ölesiye korkar. Bu farklı dürtüler onun ruhunu her an başka bir dünyayı temaşa etmeye iter ve bunu yapmasını mümkün kılan şey inançtır.
Dolayısıyla inanç, kendine özgü bir umut etme biçimidir ve insan ruhu için en az umudun kendisi kadar doğaldır. Aklın yolundan sapmasıyla ve insan doğasına baskı yapan manevi bir
gücün etkisiyle, insanlar dinî inançlardan uzaklaşır; karşı konulamaz bir eğilim onları buna sürükler. İnançsızlık bir tür kazadır; inanmak ise insanlığın kalıcı vaziyetidir.
İnançları salt İnsanî bir bakış açısıyla değerlendirirsek, bütün inançların gücünü insanlardan aldığını ve bu gücün insanlarda hiçbir zaman eksik olmadığını, çünkü bu gücün insan doğasının yapısal ilkelerinden birine dayandığını söyleyebiliriz.
Dinin kendine özgü bu gücü yasaların yapay gücüyle ve toplumu yöneten maddi güçlerin desteğiyle birleştirdiği bazı dönemlerin olduğunu biliyorum. Dünyadaki iktidar biçimlerine
sıkı sıkıya bağlı olan, iman ve korku yoluyla ruhlara hükmeden dinlerin olduğunu gördük; fakat bir din böyle bir ittifak kurduğu zaman, çekinmeden diyebilirim ki o din tıpkı bir insan gibi davranır: Bugün için geleceği feda eder ve kendisine dayanmayan bir güce sahip olmak suretiyle kendi meşru iktidarını tehlikeye atar.
Bir din tüm insanların ruhunu aynı şekilde kuşatan ölümsüzlük arzusunu kendi iktidarının yegâne dayanağı kıldığı zaman, o din evrensel olmayı hedefleyebilir; fakat bir yönetimle birleşmeye çalıştığında, yalnızca bazı toplumlar için uygun olan düşünceleri benimsemesi gerekir. Bu bağlamda, siyasal bir iktidarla ittifak kurduğunda, din bazı insanlar üzerindeki etkisini arttırır ama herkese hükmetme şansını yitirir.
Bir din her türden yoksunluğun tesellisi olan birtakım duygulara dayanmakla yetindiği sürece insanlığın kalbini fethedebilir. Bu dünyanın yıkıcı hırslarıyla iç içe geçtiği zaman, din sevgiden ziyade çıkarlar nedeniyle kendisiyle ittifak kuran insanları savunmaya zorlanır bazen. Bir yandan ittifak kurduğu kişilerle mücadele ederken, diğer yandan kendisine hâlâ sevgi besleyen insanları birer düşman gibi reddetmesi gerekir. O halde, din iktidarların maddi gücünü paylaştığı zaman, o iktidarların yaratacağı bazı nefret duygularının sorumlusu olmaktan kurtulamaz.
Temeli çok sağlam görünen siyasal iktidarların geleceğinin tek garantisi belli bir kuşağın düşünceleri, bir toplumun çıkarları ve çoğu zaman her bir insanın yaşamıdır. Bir yasa tamamen değişmez ve çok sağlam gibi görünen bir toplumsal düzeni değiştirebilir; ve onunla birlikte her şey değişir.
Toplumun bütün güçleri şu veya bu ölçüde geçicidir, tıpkı yeryüzünde geçirdiğimiz yıllar gibi; yaşamın farklı ihtiyaçları gibi hızla birbirini takip ederler; insan ruhunun değişmez niteliklerine dayanan ya da sonsuz bir yararlılık düşüncesi üzerine kurulu olan tek bir yönetim biçimi görülmemiştir.
Bir din tarih boyunca kendini aynı şekilde var eden duygulardan, dürtülerden ve arzulardan gücünü alırsa (ve bu durum ne kadar uzun sürerse), o din zamana meydan okuyabilir ya da yalnızca başka bir din tarafından yok edilebilir. Ancak din dünyevi amaçlara dayanmaya çalışırsa, neredeyse dünyadaki tüm güçler kadar kırılgan hale gelir. Yalnız başına hareket ettiğinde ölümsüz olmayı umabilir; ama geçici güçlerle ittifak kurduğunda o güçlerin kaderini paylaşır ve onları ayakta tutan anlık tutkularla birlikte son bulur.
Demek ki, farklı siyasal güçlerle birleştiğinde, dinin kurduğu ittifaklar çok külfetli olacaktır. Dinin ayakta kalmak için bu siyasal güçlerin yardımına ihtiyacı yoktur; bunlardan yararlanmaya kalktığında kendisini bitirebilir.
Bahsettiğim bu tehlikeler her zaman mevcuttur, ama her zaman aynı şekilde belirgin değildir.
İktidarların ölümsüzmüş gibi göründüğü dönemler vardır, öte yandan toplumun varlığının bir insanın yaşamından daha kırılgan olduğu dönemler de vardır.
Bazı anayasalar yurttaşları miskin bir uyku halinde tutar; bazılarıysa onları ateşli bir hareketliliğe sevk eder.
Hükümetler çok güçlü ve yasalar çok sağlam göründüğü zaman, insanlar dinin iktidarla birleşmek suretiyle karşı karşıya kalabileceği tehlikeleri hiç fark edemezler.
Hükümetler çok zayıf ve yasalar çok istikrarsız olduğunda, tehlike kimsenin gözünden kaçmaz; ama böyle bir anda kurtulmak için zaman kalmaz genellikle. O halde tehlikeyi uzaktan sezmeyi öğrenmek gerekir.
Bir ülke demokratik bir toplumsal hüviyet kazandığında ve insanlar cumhuriyete yöneldiğinde, dini siyasal iktidara bağlamak çok daha tehlikeli hale gelir; zira gücün elden ele geçtiği, siyasal teorilerin birbirinin yerini aldığı, insanların, yasaların ve anayasaların sürekli değiştiği ya da ortadan kalktığı zamanlar gelmek üzeredir ve bu durum bir süreliğine değil, her zaman devam eder. İstikrarsızlık ve çalkantılar demokratik cumhuriyetlerin doğasında vardır, tıpkı değişmezliğin ve hareketsizliğin mutlak monarşilerin doğasında olması gibi.
Dört yılda bir devlet başkanını değiştiren, iki yılda bir yasama erkini yeniden belirleyen, yerel yöneticileri her yıl değiştiren ve siyasal dünyayı yenilikçilerin denemelerine terk eden Amerikalılar dini siyaset dünyasının dışında tutmasalardı, insanların sürekli değişen düşünceleri içinde din nereye tutunabilirdi? Parti kavgalarının ortasında, dine gereken saygı nerede kalırdı? Etrafındaki her şey çürürken, din ölümsüzlüğünü koruyabilir miydi?
Amerikalı din adamları bu gerçeği herkesten önce görmüş ve buna uygun hareket etmişlerdir. Siyasal bir güç elde etmek istiyorlarsa, dinin etkisinden vazgeçmeleri gerektiğini anlamışlardır; iktidarın kusurlarına ortak olmaktansa, onun desteğinden yoksun kalmayı tercih etmişlerdir.
Amerika’da din bazı dönemlerde ve bazı toplumlarda olduğu kadar güçlü olmayabilir, ama yarattığı etki daha uzun vadelidir. Kendi özgül güçlerine indirgenmiştir, ama bu güçleri kimse ondan alamaz; yalnızca tek bir alanda etkilidir, ama o alanı baştan sona kateder ve kolaylıkla hükmeder.
Avrupa’da her taraftan seslerin yükseldiğini duyuyorum; inançların yok olmaya yüz tutması insanları üzüyor ve dine eski gücünü kısmen de olsa kazandırmak için ne yapmak gerektiğini
sorup duruyorlar.
Bana göre, her şeyden önce günümüzde insanların inanç konusundaki doğal durumunun ne olduğunu dikkatli bir şekilde araştırmak gerekiyor. Böylece, neleri umut edip nelerden korkmamız gerektiğini bilerek, hangi yönde çaba sarf etmemiz gerektiğini net bir biçimde anlarız.
Dinlerin varlığını tehdit eden iki büyük tehlike var: Dinin özünden sapmak ve dine ilgisiz kalmak.
Çalkantılı dönemlerde insanların bazen inançlarını terk ettikleri olur; ama bir dini ancak başka bir dine bağlanmak için bırakırlar. İnancın nesnesi değişir, ama kendisi asla ölmez. Eski din bütün kalplerde büyük bir sevgi ya da dinmez bir nefret uyandırır; bazıları öfkeyle onu terk ederken, bazılarıysa yeni bir coşkuyla ona bağlanır; inançlar değişir, ama inançsızlık diye bir
şey bilinmez.
Ancak, bir dinî inanç olumsuz diyebileceğim öğretilerle yavaş yavaş bozulduğunda çok farklı bir durum ortaya çıkar; zira bu öğretiler bir inancın yanlışlığını savunurken başka bir inancın doğruluğunu göstermiş olmazlar. O zaman insanların ruhunda büyük devrimler yaşanır; kendileri buna isteyerek katkıda bulunmuş gibi görünmezler ve hattâ böyle bir şeyden şüphe bile duymazlar. Bir nevi unutkanlıkla en güzel umutlarının ellerinden kaçıp gitmesine izin veren insanlar görürüz. Savaşmaya cesaret edemedikleri ve istemeyerek boyun eğdikleri amansız bir akıma kapılan bu insanlar gönül verdikleri inançları terk eder ve kendilerini umutsuzluğa sürükleyen şüphenin peşinden giderler.
Yukarıda betimlediğimiz dönemlerde, insanlar inançlarını nefret yüzünden değil, hissiyatsızlık yüzünden kaybederler; inançlarını bilerek reddetmezler, inançları onları terk eder. Gerçek dine inanmayı bıraksa bile, inançsız insan onu faydalı bulmaya devam eder. Dinsel inançları İnsanî bir gözle değerlendirdiğinde, bu inançların ahlâki değerler üzerindeki hâkimiyetini ve yasalar üzerindeki etkisini kabul eder. İnsanları nasıl barış içinde yaşattıklarını ve onları nasıl yavaşça ölüme hazırladıklarını anlar. O zaman inancını kaybettiği için üzülür; değerini çok iyi bildiği bir şeyden yoksun kaldıktan sonra, henüz ona sahip olmaya devam edenleri ondan yoksun bırakmaktan korkar.
Diğer yandan, inanmaya devam eden insan kendi inancını başkalarına açmaktan çekinmez. Kendisindeki umudu paylaşmayan insanları rakip olarak görmekten ziyade, onlara bedbaht kimseler olarak bakar. Onlar gibi hareket etmeden saygılarını kazanabileceğini bilir; kimseyle bir savaşım içinde değildir; yaşadığı toplumu dinin azgın düşmanlara karşı durmaksızın savaşmak zorunda olduğu bir arena olarak görmediğinden, kendi çağdaşı olan insanların zayıflıklarını mahkûm edip hatalarına üzülmekle birlikte onları sever.
İnanmayanlar inançsızlıklarını gizler, inananlar inançlarını açığa vurur; bu durum dinin lehine olarak bir toplumsal kanının gelişmesini sağlar; insanlar dini sever, savunur, yüceltir; dinin
aldığı yaraları görebilmek içinse insanların ruhunun derinliklerine bakmak gerekir.
Dinî duyguların asla terk etmediği insanlar kendilerini mevcut inançlardan uzaklaştıran herhangi bir şey görmezler. Öteki dünyada yaşama arzusu bu insanları zahmetsizce dine yöneltir; kalpleri iman hükümleriyle ve teselliyle doldurur.
Bu manzaranın bizlere uygun olmamasının nedeni nedir?
Bizim toplumumuzda, Hıristiyan dinine inanmayı bıraktıktan sonra hiçbir dine inanmayan insanlar görüyoruz. Diğer yandan, şüphe içinde kalan ve halihazırda artık inanmıyormuş gibi görünen başka insanlarla karşılaşıyoruz. Bunun da ötesinde, hâlâ inanmaya devam eden ama bunu söylemeye cesaret edemeyen Hıristiyanlara tanık oluyoruz.
Bu ılımlı dostların ve ateşli rakiplerin ortasında, bütün engellere meydan okumaya ve inançlarına yönelik bütün tehlikeleri küçümsemeye hazır küçük bir dindarlar topluluğu görüyorum.
Bu insanlar ortak kanının ötesine geçebilmek için insanların zayıflığına saldırdılar. Bu çabayla hareket ettiklerinden, artık nerede durmaları gerektiğini bile bilmiyorlar. Kendi vatanlarında, özgürlüğe kavuşan insanların yaptığı ilk şeyin dine saldırmak olduğunu gördüklerinden, çağdaşları olan insanlardan korkuyor ve onların savunduğu özgürlük anlayışından dehşetle uzaklaşıyorlar. İnançsızlık onlar için yeni bir şey gibi göründüğünden, yeni olan her şeye aynı nefretle bakıyorlar. Dolayısıyla yaşadıkları yüzyılla ve vatanlarıyla savaş halindeler; savunulan her türlü düşünceyi dinin kaçınılmaz bir düşmanı olarak görüyorlar.
Günümüzde insanların din konusundaki doğal tutumu bu olmasa gerek.
Bizim toplumlarımızda, insan aklının kendi eğilimlerini izlemesini engelleyen ve onu normalde durması gereken sınırların ötesine iten özel ve rastlantısal bir neden söz konusudur. Kesin olarak inanıyorum ki, bu özel ve rastlantısal neden, din ile siyasetin iç içe geçmesidir.
Avrupa’daki inançsız insanlar Hıristiyanları dindar bir rakipten ziyade siyasi düşmanlar olarak görüyorlar. Yanlış bir düşünce olduğu için değil, sanki bir partinin görüşü olduğu için dinden nefret ediyorlar. Bir din adamına karşı çıkmalarının nedeni onu Tanrı’nın bir temsilcisi değil, iktidarın dostu olarak görmeleridir.
Avrupa’da Hıristiyanlık kendisinin dünyevi güçlere sıkı sıkıya bağlanmasına izin vermiştir. Günümüzde bu güçler artık düşmektedir ve Hıristiyanlık âdeta onların yıkıntıları altında kalmıştır. Ölümsüz bir şeyi ölümlü şeylere bağlamak istediler; ama onu tutan bağları kestiğinizde yeniden ayağa kalkacaktır.

Avrupa’daki Hıristiyanlığı yeniden genç kılmak için neler yapmak gerektiğini bilmiyorum. Bunu sadece Tanrı yapabilir; ama en azından, dinin halihazırda muhafaza ettiği bütün olanaklarını kullanmasına izin vermek insanların elindedir."