21 Şubat 2017 Salı

Aslî Kusurlu Ölen Kişinin Desteği Olduğu Kişilerin Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Talep Edebilecekleri- Ceza Zamanaşımının Uygulanması İçin Ceza Davasının Açılmasının Zorunlu Olmadığı

v  Öncelikle Hukuk Genel Kurulunun yerleşmiş içtihatlarına göre destek tam kusurlu olsa dahi, bu kusur destekten yoksun kalanlara yansıtılamaz. Bu kişiler 3. Kişi hükmündedirler, talep hakları mirasçılık sıfatlarından değil, fiilî bir ilişki olan “destek olunan” konumlarından kaynaklanır. Bu nedenle ilgili mevzuatın kendilerine tanıdığı bağımsız ve aslî bir haktır. 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarına göre, aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı sigorta şirketi, işletenin üçüncü kişilere verdiği zararları teminat altına aldığına ve olayda işleten veya sürücü tam kusurlu olsalar bile, destekten yoksun kalan davacılar da zarar gören üçüncü kişi konumunda bulunduğundan, davalı sigorta şirketinin sorumlu olacağına (HGK'nın 15.06.2011 gün ve 2011/17-142 esas-411 karar, HGK'nun 22.02.2012 gün 2011/17-787 esas 2012/92 karar sayılı, HGK’nın 16.01.2013 gün ve 2012/17-1491 esas,2013/74 karar sayılı ilamları uyarınca) ilişkin tereddüt bulunmamaktadır. Konuya ilişkin Hukuk Genel Kurulunun ilgili içtihatları aşağıdaki alıntılanmıştır:
v  “Yukarıda da belirtildiği üzere işletenin ve dolayısıyla işletenin hukuki sorumluluğunu üstlenen zorunlu sigortacının sorumluluğu da bu kapsamda bir sorumluluk türünü oluşturan tehlike sorumluluğu olduğundan uyuşmazlıkların buna göre değerlendirilmesi gerekeceği tabiidir. Bu noktada üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan birisi de KTK'nın 92. maddesinin ( b ) fıkrası hükmüdür. Söz konusu hükümle yasa koyucu bir tehlike sorumlusu olan işletenin eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararların zorunlu sigortacıdan istenemeyeceği ve dolayısıyla işletenin anılan yakınlarının ölüm ve yaralanmaları halinde bundan kaynaklanan zararlarının zorunlu sigorta kapsamında olduğunu kabul etmekte ve bir tehlike sorumlusunun yakınlarının dahi belirtilen anlamda sigorta kapsamında olduğunu benimsemektedir…  Bu husus Hukuk Genel Kurulu görüşmeleri sırasında tartışılmış ve sonuç olarak davacıların ölenin mirasçısı olarak değil, destekten yoksun kalan üçüncü kişi sıfatıyla dava açtığı hususunda görüş birliğine varılmıştır.
Konuyu açmak gerekirse; bilindiği gibi Borçlar Kanunu'nun 45/III. maddesine göre destekten yoksun kalma tazminatı desteğin mirasçısı olarak geride bıraktığı kişilere değil, desteğinden yoksun kalanlarına aittir. Destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilecek kişiler, mirasçılardan başka kişiler de olabileceği hususunda da herhangi bir ihtilaf yoktur.  ” (YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2011/17-142 K. 2011/411 T. 15.6.2011)
v  “818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 45.maddesinde sözü geçen destek kavramı hukuksal bir ilişkiyi değil, eylemli bir durumu hedef tutar ve ne hısımlığa ne de yasanın nafaka hakkındaki hükümlerine dayanır; sadece eylemli ve düzenli olarak geçimini kısmen veya tamamen sağlayacak şekilde yardım eden ve olayların olağan akışına göre eğer ölüm vuku bulmasaydı, az çok yakın bir gelecekte de bu yardımı sağlayacak olan kimse destek sayılır.
O halde destek sayılabilmek için yardımın eylemli olması ve ölümden sonra da düzenli bir biçimde devam edeceğinin anlaşılması yeterli görülür.
Bununla birlikte destekten yoksun kalan kimse devamlı ve gerçek bir ihtiyaç içerisinde bulunmalıdır. Genel olarak bakım ihtiyacı, sosyal düzeye uygun olan yaşamın devamını sağlamak için gerekli olanaklardan yoksun kalmayı anlatır. Eğer ölenin eylemli olarak baktığı davacı, ölüm yüzünden bu bakımın sağladığı yaşama düzeyinin altına düşmüş olursa, ihtiyaç bulunma koşulu gerçekleşmiş sayılır… Destekten yoksun kalma tazminatına dayanak teşkil eden hak, salt miras yoluyla geçen bir hak olsa idi doğrudan işleten üzerinde doğup ondan mirasçılarına intikal edeceğinden, bu yöndeki savunmalar ölenin desteğinden yoksun kalanlara karşı ileri sürülebilecekti. Oysa yukarıda da açıklandığı üzere, destekten yoksun kalma tazminatına konu davacıların zararı, desteklerinin ölümü nedeniyle destekten yoksun kalan sıfatıyla doğrudan kendileri üzerinde doğan zarardır. Bu zarardan doğan hak desteğe ait olmadığına göre, onun kusurunun bu hakka etkili olması da düşünülemez. Şu hale göre; işleten murisin, ister kendi kusuru ister bir başkasının kusuru ile olsun salt ölmüş olması, destekten yoksun kalanlar üzerinde doğrudan zarar doğurup; bu zarar gerek Kanun gerek poliçe kapsamıyla teminat dışı bırakılmamış olmakla, davacıların hakkına, desteklerinin kusurunun olması etkili bir unsur olarak kabul edilemez ve destekten yoksunluk zararından kaynaklanan hakkın sigortacıdan talep edilmesi olanaklıdır… Davacıların ölenin salt mirasçısı sıfatıyla değil, destekten yoksun kalan üçüncü kişi sıfatıyla dava açtıkları, ölüm nedeniyle doğrudan davacılar üzerinde doğan destekten yoksunluk zararının oluşumundaki kusurun davacılara yansıtılamayacağı; dolayısıyla tam kusurlu araç şoförünün ve onun eylemlerinden sorumlu olan işletenin kusurunun, işletenin desteğinden yoksun kalan davacıları etkilemeyeceği; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları'na göre, aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı sigorta şirketi, işletenin üçüncü kişilere verdiği zararları teminat altına aldığına ve olayda işleten tam kusurlu, destekten yoksun kalan davacılar da zarar gören üçüncü kişi konumunda bulunduğuna göre, davalı sigorta şirketinin zararın tamamından sorumlu olduğu ve davacıların davalı sigorta şirketinden destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilecekleri, oyçokluğu ile kabul edilmiştir.” (YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2011/17-787 K. 2012/92 T. 22.2.2012)
v  Fiilî birlikte yaşama olgusunun varlığı halinde, kişinin salt resmî nikahlı ya da ölenin mirasçısı olmaması destekten yoksun kalma tazminatına hak kazanılmasına engel olmaz. Önemli olan “destek olma” durumunun varlığını gösteren fiili birlikteliktir. Aşağıda Hukuk Genel Kurulunun konuya ilişkin kararı alıntılanmıştır:
v  “Dava, trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir. Destekten yoksun kalma tazminatı Borçlar Kanununun 45/2. maddesinde "ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum kaldıkları takdirde onların bu zararını da tazmin etmek lazım gelir" şeklinde düzenlenmiştir. Destekten yoksun kalma tazminatının konusu, desteğin yitirilmesi nedeniyle yoksun kalınan zarardır. Buradaki amaç, destekten yoksun kalanların, desteğin ölümünden önceki yaşamlarındaki sosyal ve ekonomik durumlarının korunmasıdır. Somut uyuşmazlıkta, davacı, müteveffanın boşandığı eşi olduğunu ancak fiili olarak birlikte yaşamaya devam ettiklerini, bu nedenle müteveffanın desteğinden yoksun kaldığını ileri sürmektedir. Dosya kapsamından da, davacının müteveffa ile boşandığı ve yabancı uyrukla bir kadınla evli olduğu ve halen bu evliliğin devam ettiği anlaşılmaktadır. Ne var ki, destekten yoksun kalma tazminatı istemi için resmi bir evlilik bağı ile bağlı olunması gerekmediği gibi, mirasçı olunmasına da gerek yoktur. Önemli olan, düzenli ve eylemli bir birliktelik ve destek ihtiyacının kanıtlanmasıdır. Hukuk Genel Kurulu'nun 21.04.1982 gün, 979/4-1528 E., 412 K. sayılı kararında "BK.nun 45. maddesinde sözü geçen destek kavramı hukuksal bir ilişkiyi değil, eylemli bir durumu hedef tutar ve ne hısımlığa ne de yasanın nafaka hakkındaki hükümlerine dayanır, sadece eylemli ve düzenli olarak geçimini kısmen veya tamamen sağlayacak şekilde yardım eden ve olayların olağan akışına göre eğer ölüm vuku bulmasaydı, az çok yakın bir gelecekte de bu yardımı sağlayacak olan kimse destek sayılır. O halde destek sayılabilmek için yardımın eylemli olması ve ölümden sonra da düzenli bir biçimde devam edeceğinin anlaşılması yeterli görülür." Denmiştir.” (YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2011/17-3 K. 2011/142 T. 13.4.2011)
.
v  2918 Sayılı KTK'nın 109/I. maddesinde "Motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine dair talepler, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak 2 yıl ve her halde, kaza gününden başlayarak 10 yıl içinde zamanaşımına uğrar" hükmüne, yine aynı kanunun 109/II. maddesinde ise, "dava, cezayı gerektiren bir fiilden doğar ve Ceza Kanunu bu fiil için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmüş ise, bu süre maddi tazminat talepleri için de geçerlidir" hükmüne yer verilmiştir.  Olayımızda 27/09/2012 tarihinde dava konusu olayla ilgili olarak müteveffa hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiştir. Kararın gerekçesinde kamu davası açılmaması nedeni olarak şüphelinin ölmüş olması gösterilmektedir. Gerçekten de kişinin ölmesi muhakeme engelidir. Fakat bu durum dava konusu fiilin suç vasfını ortadan kaldırmaz, sadece yargılama yapılmasını engeller. Yargıtay’da ceza zamanaşımının uygulanması için, kişi hakkında ceza mahkûmiyeti kararı verilmesinin şart olmadığı görüşündedir:
v  Burada üzerinde durulması gereken, 2918 Sayılı KTK'nın 109. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen, ceza kanununda öngörülen daha uzun zamanaşımı süresinin, tazminat talebi ile açılacak davalar için de geçerli olabilmesinin, sadece fiilin Ceza Kanununa göre cezayı gerektiren bir fiil olmasının yeterli olması koşuluna bağlanmış bulunmasıdır. Söz konusu yasa hükmü, ceza zamanaşımının uygulanabilmesi için sadece fiilin cezayı gerektiren bir eylem olmasını yeterli görmekte; bunun dışında, eylemi gerçekleştiren fail hakkında soruşturma yapılmasını, ceza davası açılmış olması veya mahkûmiyet kararıyla sonuçlanmış bir ceza davasının varlığı koşulu aranmamaktadır. Dahası, söz konusu hükümde, ceza zamanaşımının uygulanması bakımından sürücü ve diğer sorumlular (örneğin işleten veya ...) arasında bir ayrım da yapılmamış, böylece kuralın bunların tümü için geçerli olduğu, hepsi için aynı zamanaşımı süresinin uygulanacağı öngörülmüştür (HGK'nın 10.10.2001 gün 2001/19-652-705, HGK'nın 16.4.2008 gün, 2008/4-326-325 ve HGK'nın 29.5.2015 gün 2015/17-437 E.-2015/1471 K. sayılı kararları ile uzamış ceza zamanaşımı benimsenmiştir). Ayrıca ceza zamanaşımının uygulanması yönünden hukuk hâkiminin tazminat davasını görürken, ceza hukuku kurallarıyla ve özellikle ceza mahkemesinin fail hakkında vermiş olduğu beraat veya mahkûmiyet kararıyla bağlı olup olmadığı BK 53. maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu maddede hukuk hâkiminin ceza hukuku kurallarıyla bağlı olmadığı hükme bağlandığı gibi ceza mahkemesi kararlarıyla da bağlı olmadığı düzenlenmiştir. Bununla birlikte suçun işlendiğine veya işlenmediğine dair ceza mahkemesinin kesin kararı varsa, hukuk hâkimi bu kararla bağlıdır. Görüldüğü gibi ceza mahkemesince haksız eylemin suç niteliği saptanmamış ise hukuk hâkimine bunu kendiliğinden ve özgürce araştırma ve sonucuna göre karar verme yetkisi tanınmıştır.” (YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ E. 2016/2270 K. 2016/2665 T. 3.3.2016)




1 Şubat 2017 Çarşamba

“Kamu Hukuku Enstitüsü’nün 1928 yılı toplantısında, ölümünden birkaç hafta önce, kendisi ile kamu hürriyetleri üzerindeki şiddetli, fakat dostça tartışmamızı unutmuş değilim. O tartışmada şöyle söylemiştim: “Hürriyet ne demektir? Hürriyet toplumsal disiplin zorunluluklarına, yani kamu düzenine uymak şartıyla her istikamette faaliyet icra etmektir. Fakat toplumsal disiplin, kamu düzeni zorunlulukları nelerdir? Bunlar belirli bir dönemde, belirli bir ülkede hükumet ve idareyi elinde tutanların, kamu düzeninden olduğu takdirde bağlı yetkiyle karar verdikleri zorunluluklardır” Realist olduğunu sandığım bu tarif Duguit’in nefret ve öfkesini davet etmişti. “Hükûmetlere üstün kurallar vardır, diyordu. Hukukçuya düşen rol, hükumet ve idareyi elinde tutanlara kendilerini kabul ettirecek Hukuk Kurallarını açıklamaktır. Gerçekten … kanunu gibi bireysel hürriyetlere tecavüz eden kanunlar mevcuttur… Hürriyet bireyin bulunduğu muhit içinde fizik, fikrî ve manevi faaliyetlerini geliştirme iktidarıdır. Kanun koyucu bu iktidarı asla sınırlamamak ve onu her türlü tecavüze karşı korumakla yükümlüdür… Toplumsal olayların incelenmesi, kanun koyucuya üstün hukuk kurallarının saptanmasını mümkün kılar.”  (Tarafımdan sadeleştirilmiştir. E.D.) 
Gaston Jéze, “Léon Duguit’nin Fransız İdare Hukuku Üzerindeki Tesiri”, (çev: H.N.K.), İÜHFM, C.7, Sy:1, 1941, s. 343.