v
Öncelikle
Hukuk Genel Kurulunun yerleşmiş içtihatlarına göre destek tam kusurlu olsa
dahi, bu kusur destekten yoksun kalanlara yansıtılamaz. Bu kişiler 3. Kişi
hükmündedirler, talep hakları mirasçılık sıfatlarından değil, fiilî bir ilişki
olan “destek olunan” konumlarından kaynaklanır. Bu nedenle ilgili mevzuatın
kendilerine tanıdığı bağımsız ve aslî bir haktır. 2918 Sayılı Karayolları
Trafik Kanunu ve Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası
Genel Şartlarına göre, aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı
sigorta şirketi, işletenin üçüncü kişilere verdiği zararları teminat altına
aldığına ve olayda işleten veya sürücü tam kusurlu olsalar bile, destekten
yoksun kalan davacılar da zarar gören üçüncü kişi konumunda bulunduğundan,
davalı sigorta şirketinin sorumlu olacağına (HGK'nın 15.06.2011 gün ve
2011/17-142 esas-411 karar, HGK'nun 22.02.2012 gün 2011/17-787 esas 2012/92
karar sayılı, HGK’nın 16.01.2013 gün ve 2012/17-1491 esas,2013/74 karar sayılı
ilamları uyarınca) ilişkin tereddüt bulunmamaktadır. Konuya ilişkin Hukuk Genel
Kurulunun ilgili içtihatları aşağıdaki alıntılanmıştır:
v
“Yukarıda
da belirtildiği üzere işletenin ve dolayısıyla işletenin hukuki sorumluluğunu
üstlenen zorunlu sigortacının sorumluluğu da bu kapsamda bir sorumluluk türünü
oluşturan tehlike sorumluluğu olduğundan uyuşmazlıkların buna göre
değerlendirilmesi gerekeceği tabiidir. Bu noktada üzerinde durulması gereken en
önemli hususlardan birisi de KTK'nın 92. maddesinin ( b ) fıkrası hükmüdür. Söz konusu hükümle yasa koyucu bir
tehlike sorumlusu olan işletenin eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat
edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin
mallarına gelen zararların zorunlu sigortacıdan istenemeyeceği ve dolayısıyla
işletenin anılan yakınlarının ölüm ve yaralanmaları halinde bundan kaynaklanan
zararlarının zorunlu sigorta kapsamında olduğunu kabul etmekte ve bir tehlike
sorumlusunun yakınlarının dahi belirtilen anlamda sigorta kapsamında olduğunu
benimsemektedir… Bu husus Hukuk
Genel Kurulu görüşmeleri sırasında tartışılmış ve sonuç olarak davacıların ölenin mirasçısı olarak değil,
destekten yoksun kalan üçüncü kişi sıfatıyla dava açtığı hususunda görüş
birliğine varılmıştır.
Konuyu
açmak gerekirse; bilindiği gibi Borçlar Kanunu'nun 45/III. maddesine göre
destekten yoksun kalma tazminatı desteğin mirasçısı olarak geride bıraktığı
kişilere değil, desteğinden yoksun kalanlarına aittir. Destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilecek kişiler, mirasçılardan
başka kişiler de olabileceği hususunda da herhangi bir ihtilaf yoktur. ” (YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2011/17-142
K. 2011/411 T. 15.6.2011)
v
“818
sayılı Borçlar Kanunu'nun 45.maddesinde sözü geçen destek kavramı hukuksal bir ilişkiyi değil, eylemli bir durumu hedef tutar
ve ne hısımlığa ne de yasanın nafaka hakkındaki hükümlerine dayanır; sadece
eylemli ve düzenli olarak geçimini kısmen veya tamamen sağlayacak şekilde
yardım eden ve olayların olağan akışına göre eğer ölüm vuku bulmasaydı, az çok
yakın bir gelecekte de bu yardımı sağlayacak olan kimse destek sayılır.
O halde destek sayılabilmek için
yardımın eylemli olması ve ölümden sonra da düzenli bir biçimde devam
edeceğinin anlaşılması yeterli görülür.
Bununla
birlikte destekten yoksun kalan kimse devamlı ve gerçek bir ihtiyaç içerisinde
bulunmalıdır. Genel olarak bakım ihtiyacı, sosyal düzeye uygun olan yaşamın
devamını sağlamak için gerekli olanaklardan yoksun kalmayı anlatır. Eğer ölenin eylemli olarak baktığı davacı,
ölüm yüzünden bu bakımın sağladığı yaşama düzeyinin altına düşmüş olursa,
ihtiyaç bulunma koşulu gerçekleşmiş sayılır… Destekten yoksun kalma
tazminatına dayanak teşkil eden hak, salt miras yoluyla geçen bir hak olsa idi
doğrudan işleten üzerinde doğup ondan mirasçılarına intikal edeceğinden, bu yöndeki
savunmalar ölenin desteğinden yoksun kalanlara karşı ileri sürülebilecekti. Oysa yukarıda da açıklandığı üzere,
destekten yoksun kalma tazminatına konu davacıların zararı, desteklerinin ölümü
nedeniyle destekten yoksun kalan sıfatıyla doğrudan kendileri üzerinde doğan
zarardır. Bu zarardan doğan hak desteğe ait olmadığına göre, onun kusurunun
bu hakka etkili olması da düşünülemez. Şu
hale göre; işleten murisin, ister kendi kusuru ister bir başkasının kusuru ile
olsun salt ölmüş olması, destekten yoksun kalanlar üzerinde doğrudan zarar
doğurup; bu zarar gerek Kanun gerek poliçe kapsamıyla teminat dışı bırakılmamış
olmakla, davacıların hakkına, desteklerinin kusurunun olması etkili bir unsur
olarak kabul edilemez ve destekten yoksunluk zararından kaynaklanan hakkın
sigortacıdan talep edilmesi olanaklıdır… Davacıların ölenin salt mirasçısı
sıfatıyla değil, destekten yoksun kalan üçüncü kişi sıfatıyla dava açtıkları,
ölüm nedeniyle doğrudan davacılar üzerinde doğan destekten yoksunluk zararının
oluşumundaki kusurun davacılara yansıtılamayacağı; dolayısıyla tam kusurlu araç
şoförünün ve onun eylemlerinden sorumlu olan işletenin kusurunun, işletenin
desteğinden yoksun kalan davacıları etkilemeyeceği; 2918 sayılı Karayolları
Trafik Kanunu ve Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası
Genel Şartları'na göre, aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı
sigorta şirketi, işletenin üçüncü kişilere verdiği zararları teminat altına
aldığına ve olayda işleten tam kusurlu, destekten yoksun kalan davacılar da
zarar gören üçüncü kişi konumunda bulunduğuna göre, davalı sigorta şirketinin
zararın tamamından sorumlu olduğu ve davacıların davalı sigorta şirketinden
destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilecekleri, oyçokluğu ile kabul
edilmiştir.” (YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2011/17-787 K. 2012/92 T.
22.2.2012)
v
Fiilî
birlikte yaşama olgusunun varlığı halinde, kişinin salt resmî nikahlı ya da
ölenin mirasçısı olmaması destekten yoksun kalma tazminatına hak kazanılmasına
engel olmaz. Önemli olan “destek olma” durumunun varlığını gösteren fiili
birlikteliktir. Aşağıda Hukuk Genel Kurulunun konuya ilişkin kararı
alıntılanmıştır:
v
“Dava,
trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma tazminatı istemine
ilişkindir. Destekten yoksun kalma tazminatı Borçlar Kanununun 45/2. maddesinde
"ölüm neticesi olarak diğer kimseler müteveffanın yardımından mahrum
kaldıkları takdirde onların bu zararını da tazmin etmek lazım gelir"
şeklinde düzenlenmiştir. Destekten yoksun kalma tazminatının konusu, desteğin
yitirilmesi nedeniyle yoksun kalınan zarardır. Buradaki amaç, destekten yoksun
kalanların, desteğin ölümünden önceki yaşamlarındaki sosyal ve ekonomik
durumlarının korunmasıdır. Somut uyuşmazlıkta, davacı, müteveffanın boşandığı
eşi olduğunu ancak fiili olarak birlikte yaşamaya devam ettiklerini, bu nedenle
müteveffanın desteğinden yoksun kaldığını ileri sürmektedir. Dosya kapsamından da, davacının müteveffa
ile boşandığı ve yabancı uyrukla bir kadınla evli olduğu ve halen bu evliliğin
devam ettiği anlaşılmaktadır. Ne var ki, destekten yoksun kalma tazminatı
istemi için resmi bir evlilik bağı ile bağlı olunması gerekmediği gibi, mirasçı
olunmasına da gerek yoktur. Önemli olan, düzenli ve eylemli bir birliktelik ve
destek ihtiyacının kanıtlanmasıdır. Hukuk Genel Kurulu'nun 21.04.1982 gün,
979/4-1528 E., 412 K. sayılı kararında "BK.nun 45. maddesinde sözü geçen
destek kavramı hukuksal bir ilişkiyi değil, eylemli bir durumu hedef tutar ve
ne hısımlığa ne de yasanın nafaka hakkındaki hükümlerine dayanır, sadece
eylemli ve düzenli olarak geçimini kısmen veya tamamen sağlayacak şekilde
yardım eden ve olayların olağan akışına göre eğer ölüm vuku bulmasaydı, az çok
yakın bir gelecekte de bu yardımı sağlayacak olan kimse destek sayılır. O halde
destek sayılabilmek için yardımın eylemli olması ve ölümden sonra da düzenli
bir biçimde devam edeceğinin anlaşılması yeterli görülür." Denmiştir.”
(YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2011/17-3 K. 2011/142 T. 13.4.2011)
.
v
2918
Sayılı KTK'nın 109/I. maddesinde "Motorlu araç kazalarından doğan maddi
zararların tazminine dair talepler, zarar görenin zararı ve tazminat
yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak 2 yıl ve her halde, kaza gününden
başlayarak 10 yıl içinde zamanaşımına uğrar" hükmüne, yine aynı kanunun
109/II. maddesinde ise, "dava, cezayı gerektiren bir fiilden doğar ve Ceza
Kanunu bu fiil için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmüş ise, bu süre maddi
tazminat talepleri için de geçerlidir" hükmüne yer verilmiştir. Olayımızda 27/09/2012 tarihinde dava konusu
olayla ilgili olarak müteveffa hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı
verilmiştir. Kararın gerekçesinde kamu davası açılmaması nedeni olarak
şüphelinin ölmüş olması gösterilmektedir. Gerçekten de kişinin ölmesi muhakeme
engelidir. Fakat bu durum dava konusu fiilin suç vasfını ortadan kaldırmaz,
sadece yargılama yapılmasını engeller. Yargıtay’da ceza zamanaşımının
uygulanması için, kişi hakkında ceza mahkûmiyeti kararı verilmesinin şart
olmadığı görüşündedir:
v
“Burada üzerinde durulması gereken, 2918
Sayılı KTK'nın 109. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen, ceza kanununda
öngörülen daha uzun zamanaşımı süresinin, tazminat talebi ile açılacak davalar
için de geçerli olabilmesinin, sadece fiilin Ceza Kanununa göre cezayı
gerektiren bir fiil olmasının yeterli olması koşuluna bağlanmış bulunmasıdır.
Söz konusu yasa hükmü, ceza
zamanaşımının uygulanabilmesi için sadece fiilin cezayı gerektiren bir eylem
olmasını yeterli görmekte; bunun dışında, eylemi gerçekleştiren fail hakkında
soruşturma yapılmasını, ceza davası açılmış olması veya mahkûmiyet kararıyla
sonuçlanmış bir ceza davasının varlığı koşulu aranmamaktadır. Dahası, söz
konusu hükümde, ceza zamanaşımının
uygulanması bakımından sürücü ve diğer sorumlular (örneğin işleten veya ...)
arasında bir ayrım da yapılmamış, böylece kuralın bunların tümü için geçerli
olduğu, hepsi için aynı zamanaşımı süresinin uygulanacağı öngörülmüştür
(HGK'nın 10.10.2001 gün 2001/19-652-705, HGK'nın 16.4.2008 gün, 2008/4-326-325
ve HGK'nın 29.5.2015 gün 2015/17-437 E.-2015/1471 K. sayılı kararları ile
uzamış ceza zamanaşımı benimsenmiştir). Ayrıca ceza zamanaşımının uygulanması
yönünden hukuk hâkiminin tazminat davasını görürken, ceza hukuku kurallarıyla
ve özellikle ceza mahkemesinin fail hakkında vermiş olduğu beraat veya
mahkûmiyet kararıyla bağlı olup olmadığı BK 53. maddesinde düzenlenmiştir. Söz
konusu maddede hukuk hâkiminin ceza hukuku kurallarıyla bağlı olmadığı hükme
bağlandığı gibi ceza mahkemesi kararlarıyla da bağlı olmadığı düzenlenmiştir.
Bununla birlikte suçun işlendiğine veya işlenmediğine dair ceza mahkemesinin
kesin kararı varsa, hukuk hâkimi bu kararla bağlıdır. Görüldüğü gibi ceza mahkemesince haksız eylemin suç niteliği
saptanmamış ise hukuk hâkimine bunu kendiliğinden ve özgürce araştırma ve
sonucuna göre karar verme yetkisi tanınmıştır.” (YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ
E. 2016/2270 K. 2016/2665 T. 3.3.2016)