T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2009/13-393
K. 2009/452
T. 21.10.2009
• TEDAVİ HİZMETİ (
Hastenin Sorumluluğuna Dayalı Tazminat - Akıl Hastası ve İntihara Meyilli
Bulunan Hastaya Hemşire Görevlendirmeyerek Hasta Yakınının Refakatçi
Seçmesi/Hastanın Hastanede İntiharına Engel Olamayan Davalı Hastanenin
Tazminatla Sorumlu Tutulacağı )
• HASTANENİN SORUMLULUĞU
( Akıl Hastası ve İntihara Meyilli Bulunan Hastaya Hemşire Görevlendirmeyerek
Hasta Yakınının Refakatçi Olarak Seçmesi - Hastanın Hastanede İntiharına Engel
Olamayan Davalı Hastanenin Tazminatla Sorumlu Tutulacağı )
• İNTİHAR EDEN HASTA (
Davalı Hastanenin Akıl Hastası ve İntihara Meyilli Bulunan Hastaya Hemşire
Görevlendirmeyerek Hasta Yakınının Refakatçi Olarak Seçmesi - Hastanın
Hastanede İntiharına Engel Olamayan Davalı Hastanenin Tazminatla Sorumlu
Tutulacağı )
• MADDİ VE MANEVİ
TAZMİNAT ( Hastenin Sorumluluğuna Dayalı - Hastanenin Akıl Hastası ve İntihara
Meyilli Bulunan Hastaya Hemşire Görevlendirmeyerek Hasta Yakınının Refakatçi
Seçmesi/Hastanın Hastanede İntiharına Engel Olamayan Davalı Hastanenin
Tazminatla Sorumlu Tutulacağı )
• AKIL HASTASI (
Hastanenin Sorululuğuna Dayalı Tazminat - Yasa Hükümlerinde Kendisine Zarar
Verecek Hastanın Durumuna Uygun Odalar Tahsis Edilmekle Birlikte Odaların
Hastanın Zarar Görmesini Engelleyecek Nitelikte Olmasının Şart Koşulduğu )
• HASTA HAKLARI (
Hastanın İntiharını Engelleyecek Yeterlikte ve Nitelikte Tedbirleri Almayarak
Davacıların Murisinin İntiharını Gerçekleştirmesine Engel Olamayan Davalı
Hastane İşleteninin Davacılara Karşı Tazminatla Sorumlu Olduğu )
2219/m.1
4721/m.2
Hasta Hakları Yönetmeliği/m. 4/1
ÖZET : Dava, tedavi hizmetini
üstlenen doktor ve hastanenin sorumlulukları kapsamında maddi ve manevi
tazminat istemine ilişkindir.
Yasal mevzuat hükümlerinde belirtildiği
gibi, kendisine zarar verecek hastanın, durumuna uygun odalar tahsis edilmekle
birlikte, odaların hastanın zarar görmesini engelleyecek nitelikte olması da
şart koşulmuştur. Bu bağlamda, odalarda özellikle elektrik anahtarı ve prizinin
bulunması da yasaklanmıştır. Davalı hastane işleteni, olay yerinde
bulundurmaması gereken televizyon anten kablosunun hasta tarafından ele
geçirilmesine engel olmayarak, kendisini bağlayan emredici hukuk kurallarına da
aykırı davranmıştır. Ayrıca Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 37. maddesinde
öngörülen hastanın can güvenliğini sağlama görevini de bu konuda gerekli
tedbirleri almayarak yerine getirmediği anlaşılmaktadır. Böylece, hastanın
intiharını engelleyecek yeterlikte ve nitelikte tedbirleri almayarak
davacıların murisinin intiharını gerçekleştirmesine engel olamadığı gibi, bu
konudaki emredici hukuk kurallarına da aykırı davranan davalı hastane
işleteninin, davacılara karşı tazminatla sorumlu olduğu her türlü duraksamadan
uzaktır.
Davaya konu somut olayla ilgisi
bakımından, davalı hastanenin, akıl hastası ve intihara meyilli bulunan hastaya
bu konuda yetişmiş hemşire görevlendirilmeyerek hasta yakınının refakatçi
olarak seçilmesini ve hastanın, hastanede intiharına engel olamayan davalı
hastanenin tazminatla sorumlu tutulması gerektiğine karar verilmelidir.
DAVA : Taraflar arasındaki “maddi
ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Zeytinburnu 1.
Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 25.04.2007 gün ve
2007/418 Esas, 2007/119 Karar sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili
tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi'nin 28.01.2008 gün
ve 2008/12489 Esas, 2008/901 Karar sayılı ilamı ile;
( ... Davacılar, murisleri Beytaş'ın ağır
psikolojik travma geçirmesi ve intihar etme eğiliminde bulunması nedeniyle
davalı doktorun önerisi ile 25.05.2004 tarihinde davalı hastaneye yatırılarak
tedavisine başlandığını, murislerinin hakkında düzenlenen değerlendirme
formunda ve yapılan psikiyatrik muayenede intihara eğilimli olduğunun
belirtilerek intihar düşüncesinden dolayı sürekli olarak yakın gözetim altında
bulundurulmasının gerekmesine rağmen gerekli önlemler alınmadığı için murisin
26.5.2004 tarihinde intihar ederek vefat ettiğini, murisin yanında televizyon
kablosu bulundurulmasının ağır kusur teşkil ettiğini ileri sürerek fazlası
saklı kalmak üzere 3000.YTL maddi, 95.000.YTL manevi tazminat istemişler,
24.05.2005 tarihli ıslah dilekçesi ile de 62.000.YTL maddi tazminatın
ilavesiyle birlikte tahsilini talep etmişlerdir.
Davalı hastane, davacıların murisinin
tedavisine başlanarak tek kişilik odaya alındığını, 26.05.2004 tarihinde öğlen
yemeği sonrası boş tabakların hasta bakıcı tarafından mutfağa götürülmesini
fırsat sayan müteveffanın boş olan bir odaya girerek odada bulunan ve
kullanılmayan televizyon anten kablosu vasıtasıyla intihar ettiğini, olayda
kusurlarının bulunmadığını savunmuş, diğer davalı doktor da olaydaki tek
fonksiyonunun davacıların murisinin yatarak tedavi görmesini davacılara önermek
olduğunu, muayenenin başka doktorlar tarafından yapıldığını, olayda
sorumluluğunun ve kusurunun bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, alınan bilirkişi kurulu raporu
benimsenmek suretiyle ve olayda davalıların kasıt, kusur ve ihmalinin
bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar
tarafından temyiz edilmiştir.
1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı
delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin
takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacıların davalı doktor Ömer'e
yönelik temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2- Dava, tedavi hizmetini üstlenen doktor
ve hastanenin sorumluluğuna ilişkin olup, her ne kadar hasta, doktorunun
önerisi ile de olsa bir özel hastaneye tedavi için başvurmuş ve kabul edilmiş
ise, taraflar arasında tam bir tedavi sözleşmesinin kurulduğu kabul edilmelidir.
Hasta, özel hastaneyi tercih ederken o hastanede verilen hizmetin niteliğine ve
kalitesine güvenerek gelmektedir. Hastane de, tedavi ile ilgili hizmetin
verilmesinde üst derecede özen ve sadakatle görevini yapmalıdır.
Somut olayda, davacıların murisi Beytaş'ın
25.5.2004 tarihinde davalı hastaneye davacılar tarafından getirildiği,
hastaneye yatırılmadan önce yapılan psikiyatrik muayenesinde murisin kendisini
öldüreceğini söylediği, murisin eşinin de hastanın evde iken pencereden
atlamaya çalıştığını belirttiği, alkol kullandığı için tedavi gördüğünün
yazıldığı ve intihar düşüncesi içinde olması nedeniyle hastanın yakın gözleme
alınması gerektiğinin belirtildiği ve buna ilişkin form düzenlendiği
anlaşılmaktadır. Gece boyunca davalı hastanede tek kişilik odada tutulan
murisin 26.05.2004 tarihinde diğer hastalarla birlikte toplu olarak yemek
yedikten sonra yemek bitiminde odasının yanındaki boş bir odaya girerek elbise
dolabının arkasında bulunan TV anten kablosunu kullanmak suretiyle intihar
ettiği ve murisin hastanede görevli temizlik görevlisi Abdurrahim tarafından
bulunarak durumun görevlilere bildirildiği ve ancak kurtarılamayarak vefat
ettiği davalı tanıklarının beyanları ile sabittir. Hemen belirtmek gerekir ki,
intihar etme düşüncesi bulunan ve bu nedenle yakın gözlem altında
bulundurulması gerektiği davalı hastanece de kabul edilen davacıların murisinin
yemek yemeğe gittiği esna ile yemek sonrasında odaya dönüşü sırasında ve
odasına girinceye kadar yakın gözlem altında bulundurulması ve yakın gözlemin
de bu hususta ehil hastane personelince yapılması gerekir. Oysa ki davalı
hastanenin bu husustaki sorumluluğunu yerine getirmediği dosya kapsamından
anlaşıldığı gibi, murisin odasının yanında bulunan boş odaya girmesine de engel
olunmadığı ve bu odada bulunmaması gereken TV kablosunu kullanan murisin
intihar etmesi nedeniyle kusur ve ihmalinin bulunduğunun ve murisin intihar
etmesi ile davalı hastanenin bu kusur ve ihmali arasında illiyet bağının
olduğunun kabulü zorunludur. Mahkemece, davalı hastanenin olayda kusur ve
ihmalinin bulunduğu kabul edilerek hasıl olacak sonuca uygun karar verilmesi
gerekirken yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak yazılı şekilde hüküm
kurulmuş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bozmayı gerektirir... ),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri
çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda
direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme
kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının
verildiği tarih itibariyle HUMK'nun 2494 Sayılı Yasa ile değişik 438/11.
fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki
kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, tedavi hizmetini
üstlenen doktor ve hastanenin sorumlulukları kapsamında maddi ve manevi
tazminat istemine ilişkindir.
Mahkemece, davacılar yönünden davanın
reddine karar verilmiş; davacılar vekilinin temyizi üzerine karar, başlık
bölümüne aynen alınan bozma ilamında açıklanan nedenlerle davalı doktor yönüyle
temyiz itirazlarının reddine karar verilmiş, diğer davalı hastane bakımından
ise davacılar yararına bozulmuş; davalı doktor hakkındaki temyiz itirazları
özel dairece reddedilmekle, bu davalı yönüyle hüküm kesinleşmiştir.
Görülmekte olan davada; yerel mahkeme ile
özel daire arasında davalı hastane çalışanı doktorun, meydana gelen intihar
olayında bir sorumluluğunun bulunmadığı konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne
gelen uyuşmazlık; davalı hastanenin hastaneye kabul sözleşmesi kapsamında
meydana gelen intihar olayında, kusur ve ihmalinin bulunmasına yeter şekilde
illiyet bağının bulunup bulunmadığı, bu kapsamda bilirkişi kurulu raporunun
dosya kapsamına uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Yukarıda özel daire bozma ilamında
ayrıntılarıyla açıklanan maddi olgu kapsamında davacıların murisi ile davalı
hastane arasındaki hukuki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için konuyla
ilgili açıklamalarda bulunulması yararlı görülmüştür.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 3.
maddesinde; “Yaşamak, herkesin hakkıdır” denilmiş; sağlık hakkı, 25. maddede
temel insan hakkı olarak kabul edilerek; “Gerek kendisi gerek ailesi için tıbbi
bakım da dahil olmak üzere, sağlık ve refahını sağlayacak uygun bir yaşam
düzeyine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, yaşlılık veya geçim olanaklarından
kendi iradesi dışında yoksun bırakacak başka durumlarda” herkesin sahip olması gereken
“güvence hakkı” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanım gereği sağlık hakkı, kişinin,
içinde yaşadığı toplum ( ülke, devlet ) tarafından tanınan ve güvence altına
alınan temel insan haklarından biridir ( Er, Ünal: Sağlık Hukuku, Savaş Yayınevi, Ankara
2008, sayfa 31 ).
1976 yılında yürürlüğe giren Birleşmiş
Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin Sağlık
Standardına ilişkin 12. maddesinde; “Bu sözleşmeye taraf olan devletler,
herkesin mümkün olan en yüksek seviyede fiziksel ve ruhsal sağlık
standartlarına sahip olma hakkını tanır.
Sözleşmeye taraf olan devletlerin bu hakkı
tam olarak gerçekleştirmek amacıyla alacakları tedbirler, aşağıdakiler için de
alınması gerekli tedbirleri içerir;
Hastalık halinde her türlü sağlık
hizmetinin ve bakımının sağlanması için gerekli şartların yaratılması” şeklinde
belirlenmiştir ( Akıllıoğlu, Tekin: İnsan Haklarının Korunması Alanında
Uluslararası Belgeler, Bilgi Yayınları, Ankara 1995, sayfa 55 ).
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 2.
maddesinde ise; “Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır"
denilmek suretiyle uluslararası alanda konunun önemi karşısında kişiler
bakımından garantiler sağlanarak, devletlere de bu hakların iç hukukta yerine
getirilmesi ödevinin yüklenmek istendiği anlaşılmaktadır.
Böylece uluslararası belgelerde teminat
altına alınan sağlıklı yaşam hakkının iç hukukumuza yansıması bakımından konuya
yaklaşıldığında ise;
Anayasa'nın 17/1. maddesine göre; “Herkes,
yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”
denilmiş yine;
Anayasanın 56/3. maddesine göre; “Devlet,
herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve
madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla
sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.” Aynı
maddenin dördüncü fıkrasında; “Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki
sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine
getirir” şeklindeki düzenlemeler ile kişilerin sağlık hukuku teminat altına alınmıştır.
Kamunun, sağlık alanındaki yetersizliği
nedeniyle gelişen ekonomik koşulların da etkisiyle özel sektörü, sağlık
alanında yer almaya ittiği yadsınamaz bir gerçektir. Bu kapsamda özel
hastanelerin, sağlık alanında gelişen sosyo-ekonomik yapı karşısında yetersiz
kalan devletin sağlık hizmetlerini tamamlayan ve bu alandaki boşluğu kısmen de
olsa dolduran bir işlevi olduğu anlaşılmaktadır.
Taraflar arasındaki hukuki ilişkinin hangi
hukuki nedenden kaynaklandığının öncelikle tespiti gerekmektedir.
Bilindiği üzere, borç ilişkilerinin
kaynakları Borçlar Kanunu'nun genel hükümlerinde birinci kısımda ve üç fasılda
gösterilmiştir. Buna göre; sözleşme, haksız eylem ve sebepsiz zenginleşme, borç
ilişkilerinin kaynağı olarak düzenlenmiştir. Birinci fasılda, “Akitten Doğan
Borçlar, md. 1-40”; ikinci fasılda, “Haksız Muamelelerden Doğan Borçlar, md.
41-60”; üçüncü fasılda ise, “Haksız Bir Fiil ile Mal İktisabından Doğan
Borçlar, md. 61-66” yönünden hüküm konulmuştur.
Özel hastane ile hasta arasındaki hukuki
ilişkinin, bir sözleşme ilişkisi olduğu her türlü duraksamadan uzaktır.
Sözleşme ile ilgili olarak açıklamalardan önce hasta ve özel hastane
kavramlarının açıklanmasında yarar görülmüştür.
Yasalarımızda hasta tanımına açık olarak
yer verilmemiştir. Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 4/1. maddesinde hasta, sağlık
hizmetlerinden faydalanma ihtiyacında olan kimseler olarak tanımlanmıştır.
2219 sayılı Hususi Hastaneler
Kanunu'nun 1.
maddesinde; “Devletin resmi hastanelerinden ve hususi idarelerle belediye
hastanelerinden başka yatırılarak hasta tedavi etmek veya yeni hastalık
geçirmişlerin zayıfları yeniden eski kuvvetlerini buluncaya kadar sıhhi şartlar
içinde beslenmek ve doğum yardımlarında bulunmak için açılan ve açılacak olan
sağlık yurtları hususi hastanelerden sayılır” denmek suretiyle özel
hastanelerin tanımı yapılmıştır.
Kuruluş, örgütleniş ve işleyiş biçimi
itibariyle devlet veya diğer kamu tüzel kişisi dışındaki kişiler tarafından
hizmet yürüten ve yatırılarak tedavi etme, rehabilitasyon ve doğum
yardımlarında bulunmak amacıyla kurulan sağlık kuruluşunun, özel hastane olarak
kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir ( Canbolat, Ferhat: Kamu Hastanesinde
Yapılan Tıbbi Müdahalede Hekimin Özel Hukuktan Doğan Sorumluluğunun Dayanağı,
Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Ocak-Şubat 2009, Sayı: 80, sayfa 158 ).
Buna göre gerçek kişi, adi ortaklık,
dernek, vakıf ve Türk Ticaret Kanunu anlamında ticari şirketler tarafından
kurulan ve işletilen hastaneler, özel hastane kapsamında değerlendirilmiştir (
Aktaran; Hatırnaz Erol, Gültezer: Özel Hastanelerin Hukuki Sorumluluğu ve Hasta
Hakları, Seçkin Yayınevi 2. Baskı, Ankara 2009, s. 40 ).
Özel hastane ile hasta arasında var olduğu
kabul edilen sözleşmenin kurulması, sözleşmenin hukuki niteliğinin tespiti, bu
hukuki niteliğe uygun olarak uygulanması gereken yasal hükümlerin neler olduğu,
taraflara düşen hak ve borçlar ile bunlara aykırılığın varlığı halinde
sorumluluklarının tespiti gerekmektedir.
Özel hastanelerde kural olarak hekim ile
hasta arasında değil; hastane ile hasta arasında bir sözleşme ilişkisi vardır.
Özel hastane ile hasta arasındaki sözleşme, Borçlar Kanunu'nda düzenlenmiş
tipik bir sözleşme değildir. Özel hastaneye başvuran bir hasta veya kanuni
temsilcisi ile yapılan ve özel hastane işleticisinin hem tıbbi hem de diğer
mutad edimleri ( yatırma, yedirip içirme vs. ) yerine getirmeyi üstlendiği
sözleşmeye “Hastaneye Kabul Sözleşmesi” adı verilmektedir. Hastaneye kabul
sözleşmesinin kurulması için herhangi bir şekil şartına uyulması zorunluluğu
bulunmamaktadır ( B.K. m. 11/1 ); hatta bu sözleşmenin zımni irade açıklaması
ile kurulması dahi mümkündür. Bu şekilde hastaneye ( hasta ) kabul sözleşmesi
adı altında, birden fazla edimi içeren, karma yapıda ve nitelikte, bir sözleşme
ilişkisinin kurulması söz konusudur. Bu sözleşme, özel hastane
sahibi/işleticisinin, ayrıca bir tedavi yükümünü üstlenmiş bulunup bulunmamasına
göre, tam ( bölünmemiş ) ya da kısmi ( bölünmüş ) hastaneye kabul sözleşmesi
görünümünde kurulmuş olabilir. Özellikle, tam hastaneye kabul sözleşmelerinde,
hastane işleticisinin hastaya karşı; hastalığın teşhis ve tedavisi için gerekli
tıbbi hizmetlerin verilmesi edimi başta olmak üzere, hastane bakımının
sağlanması, hastanenin organizasyonu ve işleyişini gerçekleştirme yükümleri
asli edim yükümleri olarak ortaya çıkmaktadır ( Hakeri, Hakan: Hastane
Yönetiminin Sorumluluğu, Sağlık Hukuku Kurultayı,
Ankara Barosu Yayınları 2009, 2. Baskı, s. 163; Canbolat, Ferhat: Kamu
Hastanesinde Yapılan Tıbbi Müdahalede Hekimin Özel Hukuktan Doğan
Sorumluluğunun Dayanağı,Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Ocak-Şubat 2009, Sayı:
80, sayfa 160; Hatırnaz Erol, Gültezer: Özel Hastanelerin Hukuki Sorumluluğu ve
Hasta Hakları, Seçkin Yayınevi 2. Baskı, Ankara 2009, s. 25 vd.; Er,
Ünal: Sağlık Hukuku, Savaş
Yayınevi, Ankara 2008, sayfa 69 vd.; Özsunay, Ergun: Hekim ve Hastanenin
Sorumluluğu, A'dan Z'ye Sağlık Hukuku Sempozyum
Notları, İstanbul Barosu Yayınları 2007, s. 93; Demir, M.: Hekimin Hukuksal
Sorumluluğunun Kaynakları ve Özel Hastane - Kamu Hastanesi Ayrımı, Prof. Dr.
Ali Naim İnan'a Armağan, Seçkin Ankara 2009, s. 276; Kıcalıoğlu, Mustafa: Yargı
Kararları Işığında Doktorun ( Hekimin ) Tıbbi Müdahaleden Doğan Hukuki
Sorumluluğu, Terazi Aylık Hukuk Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 4, Aralık Ankara 2006,
s. 23 vd.; Akkanat, Halil: Hastaneye Kabul Sözleşmesinin Görünüm Tarzları ve
Sorumluluk Düzeni, Prof. Dr. Özer Seliçi'ye Armağan, Seçkin Yayınevi, Ankara
2006, s. 25 vd.; Tandoğan, Haluk: Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, C. I/l,
4.Bası, Ankara 1985, s. 71; Cevdet, Yavuz: Türk Borçlar Hukuku Özel Hükümler,
6. Baskı, İstanbul 2002, s. 22 ).
Hastaneye kabul sözleşmesinin hukuki
niteliğinin tespiti bakımından, günümüzde gerek Alman ve İsviçre hukuklarında,
gerekse Türk hukukunda “karma sözleşme” olarak kabul edilmektedirler. Ancak
uygulamada getirilen çözümlerde farklılıklar görülmektedir. Örneğin Alman
hukukunda, kabul sözleşmesinin çeşidi ne olursa olsun, hizmet sözleşmesi
hükümleri uygulanır, İsviçre hukukunda, hasta ile özel hastane arasındaki
ilişki, aynen serbest çalışan bir hekim ile hasta arasındaki hukuki ilişkide
olduğu gibi, “vekalet” olarak nitelenmektedir. Türk hukukunda ise, hastaneye
kabul sözleşmesinin, asıl edimini oluşturan tıbbi tedavi ediminin ait olduğu
tip, yani vekalet sözleşmesi hükümlerine tabi tutulması, ancak diğer
yükümlülüklere ilişkin tipik sözleşme hükümlerinin de niteliklerine uygun
düştüğü oranda kıyasen uygulanması amaca elverişli olacağı belirtilmiştir ( Er,
Ünal: Sağlık Hukuku, Savaş
Yayınevi, Ankara 2008, s. 70-71 ).
Hastane işleticisinin “hastane bakımı”
kavramı içinde yer alan edimleri konusunda her hal ve şart için geçerli
olabilecek kesin bir sayma yapmak mümkün değildir. Ancak, sözleşmede açıkça
kararlaştırılmamış olsa bile hastanın sağlık durumu, hastalığın tipi ve
ağırlığına göre dürüstlük ilkesinin ( T.M.K. m. 2 )
zorunlu kıldığı bütün tedbirleri almak zorundadır. Aksi takdirde, gerekli
testler yapılmadan hastalığın teşhisine gidilmesi; kan grubu tespitinde hata
yapılması; cerrahi müdahalede kullanılan araç ve gereçlerin bozuk olması; ameliyatı
takiben kullanılan kompresin gereğinden fazla sıcak olması ve yanıklara yol
açması; ruh hastasının kontrol edilmemesi nedeniyle intiharı; yangına karşı
gerekli tedbirlerin alınmaması; bozuk yiyecek verilmesi yüzünden zehirlenmelere
yol açılması; yeterli ısıtma yapılmadığı için hastalığın ağırlaşması veya yeni
hastalığa sebebiyet verilmesi gibi hallerde hastane işleticisi, oluşan zararı
tazmin etmek zorundadır. Hastane yönetiminin somut organizasyon yükümlülükleri
bulunmaktadır. Öncelikle hekim dahil bütün sağlık personelinin seçimi,
denetlenmesi ve organizasyonuna ilişkin görevlerini, gereği gibi yerine
getirilmelidir. Örneğin, bir görevin uzmanı olmayan bir kişiye verilmesi
halinde organizasyon kusuru söz konusudur ve yönetimin tazminat sorumluluğu söz
konusu olur ( Hakeri, Hakan: Hastane Yönetiminin Sorumluluğu, Sağlık Hukuku Kurultayı, Ankara
Barosu Yayınları 2009, 2. Baskı, s. 166; Hatırnaz Erol, Gültezen Özel
Hastanelerin Hukuki Sorumluluğu ve Hasta Hakları, Seçkin Yayınevi 2. Baskı,
Ankara 2009, s. 58-59 ).
Hasta, hastaneye kabul edilmekle hastane
yetkililerinin himayesine girmiş olur ve o haklı olarak kendisine mümkün olan
en iyi tedavi ve bakım hizmetinin verilmesini ister. Hastane işletmecisinin
“organizasyon yükümlülüğü” aslında onun hastanın şahsına göstermekle yükümlü
olduğu özen borcunun bir görünüm tarzından ibarettir ( Mario, Devermann:
Organisationsverschulden im klinischen Bereich, Dissertation Osnabrück 2003,
sayfa 1. Aktaran; Akkanat, Halil: Hastaneye Kabul Sözleşmesinin Görünüm Tarzları
ve Sorumluluk Düzeni, Prof. Dr. Özer Seliçi'ye Armağan, Seçkin Yayınevi, Ankara
2006, s. 32 ).
Hasta, hastaneye tam kabul sözleşmesinde,
hastane bakım hizmetleri açısından sadece hastane işletmesini sorumlu
tutabilmektedir ( Akkanat, Halil: Hastaneye Kabul Sözleşmesinin Görünüm
Tarzları ve Sorumluluk Düzeni, Prof. Dr. Özer Seliçi'ye Armağan, Seçkin
Yayınevi, Ankara 2006, s. 32 ).
Sözleşmenin diğer tarafı olan hasta veya
yasal temsilcisinin, özel hastanenin sunduğu tıbbi hizmete ( Bu hizmete bakım
hizmeti de girmektedir. ) karşılık olarak daha önceden belirlenmiş belli bir
miktar ücret ödemekle yükümlüdür. Ayrıca, hasta veya yasal temsilcisi,
olanaklar ölçüsünde rahatsızlık ile ilgili belirtiler ve hastalığın seyri
hakkında hastaneye bilgi ile beraber, varsa belgelerini de muayene sırasında
hekime verilmesi gerekmektedir ( Hatırnaz Erol, Gültezer: Özel Hastanelerin
Hukuki Sorumluluğu ve Hasta Hakları, Seçkin Yayınevi 2. Baskı, Ankara 2009, s.
115 vd.; Özsunay, Ergun: Hekim ve Hastanenin Sorumluluğu, A'dan Z'ye Sağlık Hukuku Sempozyum Notları,
İstanbul Barosu Yayınları 2007, s. 89; Akkanat, Halil: Hastaneye Kabul
Sözleşmesinin Görünüm Tarzları ve Sorumluluk Düzeni, Prof. Dr. Özer Seliçi'ye
Armağan, Seçkin Yayınevi, Ankara 2006, s. 25; Hancı, İ.Hamit: Malpraktis Tıbbi
Girişimler Nedeniyle Hekimin Ceza ve Tazminat Sorumluluğu, Seçkin, Ankara 2002,
s. 65 ).
Yukarıda da ifade edildiği gibi, Borçlar
Kanunu veya diğer kanunlarda düzenlenmeyen hastaneye kabul sözleşmesi
kapsamında, davalı hastanenin sorumluluğu bakımından uygulanabilecek yasal
hükümler incelendiğinde;
818 sayılı Borçlar Kanunu'nun ( B.K. )
386. maddesine göre; “Vekalet, bir akittir ki onunla vekil, mukavele dairesinde
kendisine tahmil olunan işin idaresini veya takabbül eylediği hizmetin ifasını
iltizam eyler.
Diğer akitler hakkındaki kanuni hükümlere
tabi olmayan işlerde dahi, vekalet hükümleri cari olur.” Akit çerçevesinde
vekil bir sonuca ulaşmak için belli bir yönde iş görür.
B.K. 390/2. maddesi ne göre de; “Vekil,
müvekkile karşı vekaleti iyi bir suretle ifa ile mükelleftir.” Bu hükümde geçen
“iyi bir surette ifa” mehaza göre sadakat ve özen ile ifa anlamında
kullanılmıştır ( Yavuz, Cevdet: Borçlar Hukuku Özel Hükümler, İstanbul 1997, s.
598 ).
Diğer taraftan B.K.'nun 390/f.1'in
“Vekilin mesuliyeti umumi surette işçinin mesuliyetine ait hükümlere tabidir”
şeklindeki hükmü ile vekilin özen borcu genel olarak düzenlenmiş, işçinin
mesuliyetine dair B.K.'nun 321. maddesi “İhtimam mecburiyeti” başlığı altında
işçinin özen borcuna ilişkin olarak “İşçi taahhüt ettiği şeyi ihtimam ile ifaya
mecburdur” hükmünü taşımaktadır. Bu düzenleme çerçevesinde vekilin özen
borcunun özelliği vekilin hedef tutulan sonucunun başarılı olması için işlerin
mutat cereyanına göre gerekli girişim ve davranışlarda bulunmasının
gerekmesidir. Vekilin özen borcu, iş görürken yöneldiği sonucun olmaması değil
bu sonuca erişmek için yaptığı faaliyetleri özenle yürütmesidir ( Tandoğan
Haluk: Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, C. 2, Ankara 1977, 199 ).
Özen borcunun yerine getirilmediğini ispat
yükü müvekkildedir. Sadece başarılı bir sonucun gerçekleşmediğini ispatlayarak
bu külfetini yerine getirmeyecektir. Ayrıca vekilin mesleğinin kurallarına
uygun olmayan bir davranışta bulunduğu iddiasını işlerin normal akışına göre
sonucun meydana gelmemesinde etken olduğunu ispatlaması gerekir ( Yavuz,
Cevdet: Borçlar Hukuku Özel Hükümler, İstanbul 1997, s. 599 ).
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında;
yasada düzenlenmeyen iş görme sözleşmeleri hakkında vekalete ilişkin hükümlerin
uygulanması gerektiği ortaya konulmaktadır.
Nitekim aynı ilke, Hukuk
Genel Kurulu'nun 11.12.2002 tarih ve 2002/13-1011 E.-1047 K.
sayılı ilamının gerekçesinde de; “Gerçekten de, B.K.'nun 386/2. maddesi hükmü
uyarınca, diğer iş görme sözleşmeleri hakkındaki yasal düzenlemelere tabi
olmayan işlerde, vekalet hükümleri geçerlidir. Somut olayda olduğu gibi, özel
hastane ile hasta arasındaki uyuşmazlıkların vekalet sözleşmesine ilişkin
hukuksal düzenlemelere göre çözülmesi gerektiği konusunda, öğreti ve Yargıtay'ın
istikrar kazanmış uygulaması arasında paralellik bulunmaktadır. ( Öğreti ve
uygulamaya örnek olarak: Prof. Dr. Haluk Tandoğan, Borçlar Hukuku Özel Borç
İlişkileri, Cilt: 2, Sevinç Matbaası, Ankara 1977, sayfa: 176 ve devamı; Yargıtay
13. Hukuk Dairesi'nin 04.03.1994 gün ve 1994/8557-2138 sayılı kararı
ve aynı doğrultudaki birçok başka karar )” denilmek suretiyle benimsenmiştir.
Böylece taraflar arasındaki sözleşme
ilişkisinden kaynaklanan hukuki uyuşmazlığa Borçlar Kanunu'nun vekalete ilişkin
hükümlerinin kıyasen uygulanacağı her türlü duraksamadan uzaktır.
Somut olay bakımından davalı hastanenin
kusur ve ihmalinin bulunup bulunmadığının tespiti açısından, özel hastanelerin
konuyla ilgili sorumluluklarını düzenleyen yasal mevzuat hükümlerine de bu
arada değinmekte fayda vardır. Buna göre;
Özel Hastaneler Tüzüğü ( 28.02.1982 -
8/5747 R.G. 10.01.1983 -17924 )'nün “Akıl ve ruh hastalıkları hastanelerinin
özellikleri” başlığını taşıyan 16. maddesinin ( c ) bendinde;
“Akıl ve ruh hastalıklarına ayrılan
binalarda duvar, pencere, kapı, karyola ve yatak takımları ile diğer bölümler
hastaların kaçmalarına, kaza ve zararlara engel olacak biçimde yapılmalıdır.”
Aynı maddenin ( d ) bendinde ise; “Gündüz
de yatakta kalan ya da kendisine ve başkasına zarar verebilecek ( ajite ya da
agresif ) olan hastalara ve özel tedavi gerektirenlere durumlarına uygun ayrı
odalar verilmelidir.”
Özel Hastaneler Yönetmeliği ( R.G.
27.03.2002- 24708 )'nin “Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi” başlığını
taşıyan ve olay tarihinde yürürlükte bulunan 46. maddesinin ( c ) bendinde (
Madde yürürlükten kaldırılmıştır: R.G 21.10.2006-26326 ); “Akıl ve ruh
hastalıklarına ayrılan binaların duvar, pencere, kapı, karyola ve yatak
takımları ile diğer bölümleri, hastaların kaçmalarına, kazaya veya zarara
uğramalarına engel olacak şekilde yapılır.”
Aynı maddenin ( d ) bendinde ise;
“Gündüzün de yatakta kalan veya kendisine ve başkasına zarar verebilecek olan
ve özel tedavi gerektiren hastalara durumlarına uygun ayrı odalar tahsis
edilir. Bu tür hastaların odalarında elektrik anahtarı ve prizi bulunamaz.”
Ayrıca Hasta Hakları Yönetmeliği ( R.G.
01.08.1998-23420 )'nin “Güvenliğin Sağlanması” başlığını taşıyan 37.
maddesinde; “Herkesin, sağlık kurum ve kuruluşlarında güvenlik içinde olmayı
bekleme ve bunu istemek hakları vardır... Bütün sağlık kurum ve kuruluşları,
hastaların ve ziyaretçi ve refakatçi gibi yakınlarının can ve mal güvenliklerinin
korunması ve sağlanması için gerekli tedbirleri almak zorundadırlar” şeklinde
hükümlere yer verildiği görülmüştür.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında
somut olay değerlendirildiğinde; davacıların murisi Beytaş'ın 25.05.2004
tarihinde davalı hastaneye davacılar tarafından getirildiği, hastaneye
yatırılmadan önce yapılan psikiyatrik muayenesinde murisin kendisini
öldüreceğini söylediği, murisin eşinin de hastanın evde iken pencereden
atlamaya çalıştığını belirttiği, alkol kullandığı için tedavi gördüğünün
yazıldığı ve kabulünü yapan doktor tarafından intihar düşüncesi içinde olması
nedeniyle hastanın yakın gözleme alınması gerektiğine işaret edilerek, buna
ilişkin form düzenlendiği anlaşılmaktadır. Gece boyunca davalı hastanede tek
kişilik odada tutulan murisin 26.05.2004 tarihinde diğer hastalarla birlikte
toplu olarak yemek yedikten sonra yemek bitiminde odasının yanındaki boş bir
odaya girerek, elbise dolabının arkasında bulunan TV anten kablosunu kullanmak
suretiyle intihar ettiği anlaşılmaktadır.
Somut olay bakımından, yakın gözlem
altında bulundurulması gereken hastanın, intiharının engellemesi için sürekli
bir şekilde hastaya refakat edecek bir uzman hastane personelinin
görevlendirilmediği, böylece davalı hastanenin, tıbbi hizmet kapsamında değerlendirilen
bakım hizmetini ( borcunu-edimini ) gereği gibi yerine getirmediği
anlaşılmaktadır. Bu şekildeki borca aykırılık, davalı hastanenin bakım hizmeti
kapsamında değerlendirilen “organizasyon kusuru” olarak karşımıza çıkmaktadır.
Davalı hastane işleteninin organizasyon kusuru olarak karşımıza çıkan borca
aykırı davranışı ile hastanın intiharı sonucu meydana gelen ölüm olayı arasında
uygun illiyet bağının varlığının kabulü zorunludur.
Yukarıya aynen alınan yasal mevzuat
hükümlerinde belirtildiği gibi, kendisine zarar verecek hastanın, durumuna
uygun odalar tahsis edilmekle birlikte, odaların hastanın zarar görmesini
engelleyecek nitelikte olması da şart koşulmuştur. Bu bağlamda, odalarda
özellikle elektrik anahtarı ve prizinin bulunması da yasaklanmıştır. Davalı
hastane işleteni, olay yerinde bulundurmaması gereken televizyon anten
kablosunun hasta tarafından ele geçirilmesine engel olmayarak, kendisini
bağlayan emredici hukuk kurallarına da aykırı davranmıştır. Ayrıca Hasta
Hakları Yönetmeliği'nin 37. maddesinde öngörülen hastanın can güvenliğini
sağlama görevini de bu konuda gerekli tedbirleri almayarak yerine getirmediği
anlaşılmaktadır. Böylece, hastanın intiharını engelleyecek yeterlikte ve
nitelikte tedbirleri almayarak davacıların murisinin intiharını
gerçekleştirmesine engel olamadığı gibi, bu konudaki emredici hukuk kurallarına
da aykırı davranan davalı hastane işleteninin, davacılara karşı tazminatla
sorumlu olduğu her türlü duraksamadan uzaktır.
Davaya konu somut olayla ilgisi
bakımından, Hukuk
Genel Kurulu'nun 07.10.1987 tarih ve 1986/13-640 E. -1987/701
K. sayılı ilamında; davalı hastanenin, akıl hastası ve intihara meyilli bulunan
hastaya bu konuda yetişmiş hemşire görevlendirilmeyerek hasta yakınının
refakatçi olarak seçilmesini ve hastanın, hastanede intiharına engel olamayan
davalı hastanenin tazminatla sorumlu tutulması gerektiğine karar verilmiştir.
Görülmekte olan davada, hasta Beytaş'ın
kendisine zarar vermeyecek şekilde güvenliğinin sağlanması için bir
refakatçinin de görevlendirilmemesi nedeniyle daha ağır bir ihmal ve kusurun
varlığı tartışmasızdır.
Konunun usul hukukuna ilişen hükümleri
yönünden değerlendirilmesinde ise;
1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanunu'nun 286.
maddesinde; “Ehlivukufun rey ve mütalaaları hakimi takyit etmez” hükmünü
içermektedir. HUMK'nun 275 ve
devamı maddeleri gereğince çözümü özel ve teknik bilgiyi gerektiren konularda
hakim, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Bilirkişi raporunu
hazırlarken raporun dayanağı olan somut ve özel nedenleri raporunda göstermek
zorundadır. Bu nitelikte bulunmayan bilirkişi raporu hükme esas alınamayacağı
gibi hakimi de bağlamaz.
Böylece dosyadaki maddi ve hukuki olgulara
dayanmayan ve yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak davanın reddine karar
verilmesi isabetsiz bulunmuştur.
Şu durumda, davalı hastanenin olayda kusur
ve ihmalinin bulunduğu kabul edilerek buna göre karar verilmesi ve Hukuk Genel
Kurulu'nca da benimsenen özel daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki
kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı
bozulmalıdır.
SONUÇ : Davacılar vekilinin
temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel daire bozma kararında
ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.'nun 429.
maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri
verilmesine, 21.10.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder